CNN.com - Top Stories

15 Temmuz 2014 Salı

DİSTOPYA - ÜTOPYA ARASINDA BİR YER: SON ADA

DİSTOPYA - ÜTOPYA ARASINDA BİR YER: SON ADA
            Ütopyalar edebiyatta önemli yer bir tutarlar ve memnun olunmayan mekânlardan kaçıp kurtulma, yeryüzü cennetine ulaşma düşüncesinin ürünleridir. Distopyalar ya da anti-ütopyalar yeryüzü cehennemleri şeklinde adlandırılır ve ütopyalarda görülen durumun tam tersi söz konusudur. Ütopyalar, olumsuz durumların olmadığı, eşit ve ideal bir topluma ulaşmanın yolu olarak sunulur. Ancak eşit, mutlu bir topluma ulaşmak adı altında alınan kararlar, insanları mutsuzluğa sürükleyebilir ve bu durum toplumda bir kırılma noktası oluşturur. İşte ters ütopyaların görüldüğü yer de burasıdır. İnceleyeceğimiz Zülfü Livaneli’nin Son Ada adlı romanında da insanların iyiliği, mutluluğu için çalıştığını söyleyen yöneticilerin dayattığı bazı uygulamaların ve aldıkları kararların adadaki huzur ortamının bozulmasına, insanların mutluluğunun aksine mutsuzluğuna neden olması anlatılır. Anlatıcı, yakın tarihimizde yaşadığımız olayları alegorik bir anlatımla dile getirmiş ve doğaya müdahale etmenin sonuçlarını fantastik bir anlatımla anlatmıştır. Ayrıca, politik gücün kitlelerin üzerindeki etkisini anlatırken kurduğu anti ütopya ile yeryüzü cennetinin nasıl yeryüzü cehennemine dönüştüğünü gözler önüne sermiştir.
            Ütopya dendiğinde hemen hemen bütün eserlerde görülen dokunulmamış, gizli kalmış güzellikleri barındıran ada kavramı, bu eserde de karşımıza çıkmaktadır. Anlatıcı, kitabın adı ile romanda bulunan ütopik unsurlarla bağlantı kurmamızı da kolaylaştırmıştır. Çünkü roman başından sonuna kadar anti-ütopik bir dünyayı anlatmaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle aynılaşan, insanlara bir zindanda yaşıyormuş duygusu veren ve yaşadığımız dünyadan çok farklı bir yer olan ada; kavga ve gürültüden uzak, insanların huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşadığı bir cennet mekân olarak tasvir edilmiştir. Anlatıcı, adayı şu cümlelerle anlatmaya çalışmıştır: “Adanın dingin doğasında, dile söze gelmeyen bir yaşam sırrı gizliydi sanki. Sabahları denizin üstündeki süt beyaz sisi, akşamüstü insanın yüzünü yalayan hafif esintiyi, martı çığlıklarına eşlik eden rüzgârın fısıltısını, lavanta kokularını nasıl anlatmalı? Ya her şafak vakti gözlerimizi ovuşturarak kalktığımızda önümüze çıkan, sislerle sarılıp sarmalanmış ve havada asılıymış gibi duran ikiz adanın büyülü görüntüsünü? Ya denize dalıp çıkarak avlanan martıları? Ya evlerimizi saran mor begonvilleri? Ya gece ıhlamurlarını?” (Livaneli 14). Ayrıca, anlatıcının mekân olarak bir adayı tercih etmesinin diğer nedeni ise dış dünya ile herhangi bir fiziki bağı bulunmayan, kuralların, müdahalenin, yönetimin olmadığı bir yerdir. Edebiyatımızda önemli yazarlardan biri olarak kabul edilen Akşit Göktürk, yazarların eserlerinde adayı kullanmalarının nedenini şu cümlelerle açıklamıştır: “Yaratıcı bir yazar ise ada diye tanımlanan yer biçiminin doğal yapısında bulunan birtakım özelliklere, bu özelliklerin kendisine sağlayacağı anlatım olanaklarına ilgi duyar. Bu özelliklerin temelinde, bütün adaların paylaştığı, dışardan ayrılmışlık, kendiyle sınırlanmışlık gerçeği vardır. Her ada bir bakıma bütünden ayrılmış, dünyayı ya da ana-karayı uzağında, dışında bırakmıştır. Adada yaşayan bir kimse için, dört bir yanını çepeçevre kuşatan denizlerin ötesindeki dünya dışarıdır.” (Göktürk 12). Anlatıcı, Göktürk’ün dediği gibi adanın sunduğu bütün imkânlardan faydalanarak eserine istediği biçimde yön vermeyi başarmıştır. Adayı “kirlenen dünyanın temiz kalan son kalesi” şeklinde adlandırarak, adanın bu özelliğini sık sık vurgulamıştır.
            Ayrıca, eserde darbeci zihniyetlerin yenilgisine uğramış, özlük hakları ellerinden alınmış insanların hikâyesi de anlatılmaktadır. Adada mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşayan kırk ailenin hayatı, Başkan’ın adaya taşınmasıyla tam bir cehenneme dönüşür. Başkan, devlet görevini zorla bırakmış bir diktatördür ve ailesiyle beraber güzel, fazla kişinin bilmediği, kafasını dinleyebileceği bir yer ararken keşfetmiştir adayı. Onun adaya gelmesiyle adadaki ahenk bozulur. Darbeci bir zihniyet ile adanın kontrolünü ele geçirmek ve adada yaşayan insanları egemenliği altına almaya çalışır. İnsanların yanı sıra hayvanlar ve doğa da bu durumdan etkilenir. Başkan, adadaki ağaçları kestirip, yollar yaptırır ve birçok hayvanının bu durumdan olumsuz etkilenmesine neden olur. Martılara savaş açan Başkan, adadaki hayatın daha da kötüleşmesine sebep olur. Kendisini uyaran Yazar lakaplı kişiyi tutuklar ve bir daha kendisinden haber alınmaz. Bunun üzerine anlatıcı ve Lara halkı Başkan’a karşı örgütleye çalışır, fakat onların sonu da Yazar gibi tutuklanmak olur. Bu kargaşa ortamında kimsenin beklemediği bir olay gerçekleşir; bakkalın kambur ve dilsiz oğlu Başkan’ı öldürür. Başkan’ın ölmesiyle ada eski sahiplerine kalır.
            Distopyalara genel olarak baktığımızda, halkı yönetenlerin, kitleleri kontrol mekanizmalarıyla kendi nüfuzlarına alıp, onların isteklerini ve ihtiyaçlarını göz ardı ettiklerini görürüz. Bu noktada en bilinen örnek olan “Büyük Birader” kavramı ile karşılaşırız. “Günümüzde gözetim kapasiteleri veya gözetim araçları gibi kavramlardan bahsedilirken, genellikle “Büyük Birader” metaforuyla “Büyük Birader Seni İzliyor” sloganına göndermeler yapılmaktadır; gözetime yapılan atıflarda söz konusu olan metafor belli bir imayı ortaya koyar ve enformasyon teknolojilerinin sunduğu imkanlar doğrultusunda geleceğe yönelik felaket senaryolarına yer verilir. Bu açıdan distopyalar, hem gözetimin kendisi hem de gözetime maruz kalanların onu nasıl algıladığına ilişkin bazı ipuçları vermektedir.” (Başaran 83. Son Ada’ ya baktığımızda da burada anlatılan “Büyük Birader” metaforuna benzer özelliklerin Başkan karakteri için kullanıldığını görüyoruz. Anlatıcı Başkan karakteri için “Büyükbaş” söylemini kullanmıştır ve Başkan’ın adaya gelişiyle her şeyin onun kontrolü altında olacağı, gemisinde bulunan uydu telefonlarıyla dış dünya ile iletişim halinde olduğu anlatılmıştır. Ayrıca, Başkan’ın teknolojinin nimetlerinden faydalanarak kontrolü sağlamaya çalıştığını da görüyoruz; “Demek ki teknenin üstünde, bizim radar sandığımız cihazlar arasında uydu telefonları da varmış” (Livaneli 132). Bu nedenle artık ada dış dünya ile tamamen bağımsız olmaktan çıkmış ve dışardaki etkilere açık bir yer haline gelmiştir. Anlatıcı, ada halkının yürümekten keyif aldığı, kuş sesleriyle dinlendiği serin yol olarak adlandırılan, ağaçlar ile kaplı bir yol tasvir etmektedir. Bu yol Başkan’ın müdahale ettiği ilk yerdir. Yolun etrafındaki ağaçlar budanır, ada halkının tepkisini hiçe sayan Başkan bu yolu “yeşil bir duvara” dönüştürür. Artık adalılar yolda yürürken güneşin yakıcı sıcağına maruz kalıyor, eskiden duyulan kuş seslerini duyamıyorlardı. Fakat yapılan propagandalar ve etili beyin yıkama teknikleriyle adalılar, yapılan bu düzenlemelerin kendileri için ideal bir yaşam ortamı oluşturacağına inandırılmıştı. Bu olay, distopyalar da gördüğümüz kontrol mekanizmasının gücünü en iyi gösteren örneklerden biridir.
            Ütopya toplumları eşit bireylerden oluşur ve eşitlik her alanda gücünü gösterir. İnsanların yaşam kalitesi hep birbirine benzerdir. Son Ada romanına baktığımızda insanların adaya Başkan gelmeden önceki ve geldikten sonraki durumları, eşitlik noktasında da çok farklıdır. Mesela, adalıların Başkan gelmeden önce aynı tarz kıyafetler giydikleri görülmektedir. “Doğrusu iskelede toplanmış bizler, bu ailenin şıklığı karşısında pek döküntü kalıyorduk. Kimimiz mayoyla inmişti iskeleye, kimimiz tek bir şortla; en derli toplumuz kısa bir şort ve fanila giymişti. Kadınların da kimi mayolu, kimi şortluydu.” (Livaneli 27). Başkan geldikten sonra, adada Başkan’ı destekleyenlerin kıyafetlerinde değişmeler olduğu göze çarpıyor. Adada yapılan toplantılara Başkan’ın taraftarları, Başkan gibi takım elbise giymeye başlıyor. Bu durum adadaki eşitliğin bozulmaya başladığını, ütopyanın giderek distopyaya dönüştüğünü gösteriyor. Thomas More bu durumu şöyle açıklamıştır: “Başkan yaşayışı ve giyinişi ile normal halktan ayrılmaz. Halkla iç içe onlar gibi yaşar. Kılık bakımından Başkan bile öteki yurttaşlardan ayırt edilemez. Ne süslü püslü bir kaftanı, ne de tacı maçı vardır. Onu öteki ütopyalılardan ayıran tek şey elinde bir küçük başak taşımasıdır.” (More 140). Romandaki Başkan karakterine baktığımızda elinde bir baston taşıdığını görüyoruz. Baston da Başkan’ın kişiliğinde bulunan katılığı öne çıkarmış, onu despot yönetimlerde görülen yöneticilere benzetmiştir.
            Sonuç olarak Zülfü Livaneli’nin Son Ada romanında karşımıza ütopik ve anti-ütopik özellikleri barındıran bir yapı çıkmaktadır. Alegorik unsurlarla süslenen eserde insanlar için eşit, adaletli, hoşgörülü, cennet gibi bir mekân tasvir edilmiştir. Ancak adaya gelen bir diktatörün, adanın iktidarını kendi hâkimiyeti altına almak için yaptığı düzenlemeler adayı bir cehenneme çevirmiştir. Eşitlik, doğaya müdahale, savaş ve barışın işlendiği romanda yöneticilerin yol açtığı, telafisi zor olan hatalı kararlar ağır bir dille eleştirilmiştir. Teknolojinin iktidarların isteklerine hizmet etmesine ve insan hayatını saldırıya açık bir hedef haline getirmesine karşı çıkılmıştır.
                                                                     KAYNAKÇA
Livaneli, Zülfü. Son Ada. İstanbul: Doğan Kitap Yayınları, 2013.
More, Thomas. Utopia. İstanbul: Cem Yayınları, 1992.
Göktürk, Akşit. İngiliz Yazınında Ada Kavramı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997
Başaran, T. “Soğuk Savaş Sonrasında Bilimkurgu Sinemasında Distopik Sistemler ve Kontral Mekanizmaları”. Ankara Üniveristesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2005.

Mustafa Enes Şahin


KENDİNE AİT BİR ODA’DA KADIN-ERKEK EŞİTSİZLİĞİ

KENDİNE AİT BİR ODA’DA KADIN-ERKEK EŞİTSİZLİĞİ
            Günümüzde, kadın-erkek eşitsizliği hemen hemen bütün toplumlarda sorgulanmaktadır. Fakat geçmişe bakıp böyle bir eşitsizliğin farkında olan veya kadın ve erkek eşit olabilir diyebilen insanları bulmak kolay değildir. Virginia Woolf da bu durumu sorgulayan ve farkında olan nadir insanlardan biridir. Anlatıcı, yaşadığı dönemdeki kadınlara seslenmiş ve erkeklerin boyunduruğundan kurtulmaları için tavsiyeler vermiştir. Erkeklere serbest olan fakat kadınlarının yapmasının yasak olduğu durumları anlatmış ve uygulana bu çifte standartta karşı çıkmıştır.
            Anlatıcı, ilk olarak, erkeklerin sahip olduğu, ancak kadınların sahip olmadığı hakların neden olduğu olumsuz durumlardan bahsetmiştir. Mesela, bir gün çimenlerin üzerinde yürürken bir görevli onu uyarmıştır, çünkü çimenlerin üzerinde sadece erkek üniversite öğrencileri ve öğretim üyeleri yürüyebilirmiş. Yine başka bir görevlide kitaplığa girmek istediğinde uyarmış ve hanımların sadece bir fakülte öğrencisi ile girebileceğini belirtmiştir. Anlatıcı, bu olayları anlatarak, yaşadığı dönemdeki kadınlara özgürlüklerinin nasıl kısıtlandığını göstermek istemiş ve uygulanan bu çifte standartlara kayıtsız kalmamalarını istemiştir. Ayrıca, anlatıcı kadınların, erkeklere göre maddi olarak da bir eşitsizlik yaşadığını fark etmiştir. Bir gün yemek yerken erkeklerin şarap içtiğini fakat kadınların yalnızca su içtiğini görmüş ve cinsiyetlerden birinin neden varlıklı, diğerinin yoksul olduğunu ve kadınların kazandığı her kuruşun neden kocalarının sayıldığını sorgulamıştır çünkü ona göre kadınları erkeklerin boyunduruğundan kurtaracak şey maddi bir gelirlerinin olmasıdır. Bu maddi gelirle kadınlar kendilerine ait bir odaya, kendilerine ait olan bir zaman dilimine kavuşacaklar. Anlatıcı kitabın son bölümlerinde, kadınların geçmişe oranla yine de daha iyi bir duruma geldiğini su cümlelerle anlatmıştır: “Aynı zamanda 1866 yılından beri İngiltere’de kadınlar için iki fakülte olduğunu; 1919’da ona oy hakkı tanındığını anımsatabilir miyim?” (Woolf 124). Anlatıcı burada kadınlara ümitsizliğe düşmemeleri gerektiğini, zamanla bütün hakları elde edeceklerinin mesajını vermiştir.
            Sonuç olarak, anlatıcı yaşadığı dönemde, birçok kişinin sorgulayamadığı, kadın-erkek eşitsizliğinin nedenlerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Kadınlara, kendilerine uygulanan çifte standartlara karşı sessiz kalmamalarını önermiş ve bu durumdan nasıl kurtulacaklarını anlatmıştır.

                                                                    KAYNAKÇA

Woofl, Virginia. Kendine Ait Bir Oda. İstanbul: İletişim Yayınları, 2013

Mustafa Enes Şahin

BABAYA MEKTUP’DA BABA KORKUSU VE KAÇIŞ

BABAYA MEKTUP’DA BABA KORKUSU VE KAÇIŞ
            Bir oğulun iç döküşünü, söylemek isteyip de söyleyemediği şeyleri, iç dünyasındaki haykırışı anlatır babaya mektup. Anlatıcı, babasıyla olan ilişkisinden, babasının otoriter hareketleri yüzünden ortaya çıkan baba korkusu ve bu korkunun yol açtığı sorunlardan bahseder. Bu korkudan kurtulmak için birkaç kez evlenmeyi dener fakat bu denemeler başarısızlıkla sonuçlanır.
            Anlatıcı babayı değerlendirirken onu hep kendinden üstün görmüş ve kendisini “zayıf, ürkek, ezik, kararsız” (2013: 17) bir insan olarak tasvir etmiştir. Böyle bir insan olmasının nedenini babasından aldığı eğitime ve ona karşı olan korkusuna bağlamıştır. Bu korku sadece babasının ruhsal özelliklerinden (çabuk sinirlenen bir insan olmasından) kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda babasının fiziksel özellikleri ile oğlunu ezen bir baba olmasından kaynaklanır. Mesela, anlatıcı mektubun bir bölümünden babasının bedeni hakkında söyle der: “Sık sık bir kabinde birlikte soyunduğumuzu hatırlıyorum sözgelimi. Ben sıska güçsüz ince; sen güçlü, iri, geniş. Kendimi acınılası bir halde görürdüm, üstelik yalnızca senin önünde değil, tüm dünya önünde, çünkü sen benim için her şeyin ölçütüydün.” (2013: 21). Anlatıcı bu korkudan kaçmak için farklı yollar denemiştir. Evlilik… Aslında bu kaçma girişiminin bir sonucudur. Onun gözünde evlilik babayla eşit haklara sahip olma, bağımsızlaşmadır. Kardeşi Elli’nin evliliği sonucunda babasıyla olan savaşı kazandığını ve özgür olduğunu düşünür. Örneğin anlatıcı söyle demiştir; “Gerçekte evlilik girişimleri, senden kaçmak için en görkemli ve umut verici çabaya dönüştü, ne ki ardından gelen başarısızlık da aynı ölçüde görkemli oldu.” (2013: 55). Kafka’nın annesi Julie Kafka oğluyla ilgili olarak şunları yazmıştır: “O belki de evlilik için yaratılmamış, çünkü bütün arzusu yazmak, bu, onun için hayattaki en önemli şey.” (Heller, 1967: 612). Aslında yazmak da bu kaçışın bir sonucudur. Çünkü ona göre yazmak özgür olmaktır. Mektubun son bölümlerinde söyle demiştir anlatıcı: “Yazıda ve onunla bağlantılı konularda küçük bağımsızlaşma girişimlerinde bulunduğuma, çok küçük ölçekli başarılar getiren kaçış girişimlerinde bulunduğuma daha önceden değindim.” (2013: 64).
            Sonuç olarak anlatıcı mektubunda babasından duyduğu korkunun üzerindeki etkilerini anlatmış ve bu korkudan kurtulmak için çözümün evlilik ve yazmak olduğunu düşünmüştür.
           
                                                                    KAYNAKÇA
Heller, Erich. Franz Kafka. Frankfurt: am Main, 1967.

Kafka, Franz. Babaya Mektup. İstanbul: Can Yayınları, 2013.

Mustafa Enes Şahin