CNN.com - Top Stories

roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2014 Salı

DİSTOPYA - ÜTOPYA ARASINDA BİR YER: SON ADA

DİSTOPYA - ÜTOPYA ARASINDA BİR YER: SON ADA
            Ütopyalar edebiyatta önemli yer bir tutarlar ve memnun olunmayan mekânlardan kaçıp kurtulma, yeryüzü cennetine ulaşma düşüncesinin ürünleridir. Distopyalar ya da anti-ütopyalar yeryüzü cehennemleri şeklinde adlandırılır ve ütopyalarda görülen durumun tam tersi söz konusudur. Ütopyalar, olumsuz durumların olmadığı, eşit ve ideal bir topluma ulaşmanın yolu olarak sunulur. Ancak eşit, mutlu bir topluma ulaşmak adı altında alınan kararlar, insanları mutsuzluğa sürükleyebilir ve bu durum toplumda bir kırılma noktası oluşturur. İşte ters ütopyaların görüldüğü yer de burasıdır. İnceleyeceğimiz Zülfü Livaneli’nin Son Ada adlı romanında da insanların iyiliği, mutluluğu için çalıştığını söyleyen yöneticilerin dayattığı bazı uygulamaların ve aldıkları kararların adadaki huzur ortamının bozulmasına, insanların mutluluğunun aksine mutsuzluğuna neden olması anlatılır. Anlatıcı, yakın tarihimizde yaşadığımız olayları alegorik bir anlatımla dile getirmiş ve doğaya müdahale etmenin sonuçlarını fantastik bir anlatımla anlatmıştır. Ayrıca, politik gücün kitlelerin üzerindeki etkisini anlatırken kurduğu anti ütopya ile yeryüzü cennetinin nasıl yeryüzü cehennemine dönüştüğünü gözler önüne sermiştir.
            Ütopya dendiğinde hemen hemen bütün eserlerde görülen dokunulmamış, gizli kalmış güzellikleri barındıran ada kavramı, bu eserde de karşımıza çıkmaktadır. Anlatıcı, kitabın adı ile romanda bulunan ütopik unsurlarla bağlantı kurmamızı da kolaylaştırmıştır. Çünkü roman başından sonuna kadar anti-ütopik bir dünyayı anlatmaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle aynılaşan, insanlara bir zindanda yaşıyormuş duygusu veren ve yaşadığımız dünyadan çok farklı bir yer olan ada; kavga ve gürültüden uzak, insanların huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşadığı bir cennet mekân olarak tasvir edilmiştir. Anlatıcı, adayı şu cümlelerle anlatmaya çalışmıştır: “Adanın dingin doğasında, dile söze gelmeyen bir yaşam sırrı gizliydi sanki. Sabahları denizin üstündeki süt beyaz sisi, akşamüstü insanın yüzünü yalayan hafif esintiyi, martı çığlıklarına eşlik eden rüzgârın fısıltısını, lavanta kokularını nasıl anlatmalı? Ya her şafak vakti gözlerimizi ovuşturarak kalktığımızda önümüze çıkan, sislerle sarılıp sarmalanmış ve havada asılıymış gibi duran ikiz adanın büyülü görüntüsünü? Ya denize dalıp çıkarak avlanan martıları? Ya evlerimizi saran mor begonvilleri? Ya gece ıhlamurlarını?” (Livaneli 14). Ayrıca, anlatıcının mekân olarak bir adayı tercih etmesinin diğer nedeni ise dış dünya ile herhangi bir fiziki bağı bulunmayan, kuralların, müdahalenin, yönetimin olmadığı bir yerdir. Edebiyatımızda önemli yazarlardan biri olarak kabul edilen Akşit Göktürk, yazarların eserlerinde adayı kullanmalarının nedenini şu cümlelerle açıklamıştır: “Yaratıcı bir yazar ise ada diye tanımlanan yer biçiminin doğal yapısında bulunan birtakım özelliklere, bu özelliklerin kendisine sağlayacağı anlatım olanaklarına ilgi duyar. Bu özelliklerin temelinde, bütün adaların paylaştığı, dışardan ayrılmışlık, kendiyle sınırlanmışlık gerçeği vardır. Her ada bir bakıma bütünden ayrılmış, dünyayı ya da ana-karayı uzağında, dışında bırakmıştır. Adada yaşayan bir kimse için, dört bir yanını çepeçevre kuşatan denizlerin ötesindeki dünya dışarıdır.” (Göktürk 12). Anlatıcı, Göktürk’ün dediği gibi adanın sunduğu bütün imkânlardan faydalanarak eserine istediği biçimde yön vermeyi başarmıştır. Adayı “kirlenen dünyanın temiz kalan son kalesi” şeklinde adlandırarak, adanın bu özelliğini sık sık vurgulamıştır.
            Ayrıca, eserde darbeci zihniyetlerin yenilgisine uğramış, özlük hakları ellerinden alınmış insanların hikâyesi de anlatılmaktadır. Adada mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşayan kırk ailenin hayatı, Başkan’ın adaya taşınmasıyla tam bir cehenneme dönüşür. Başkan, devlet görevini zorla bırakmış bir diktatördür ve ailesiyle beraber güzel, fazla kişinin bilmediği, kafasını dinleyebileceği bir yer ararken keşfetmiştir adayı. Onun adaya gelmesiyle adadaki ahenk bozulur. Darbeci bir zihniyet ile adanın kontrolünü ele geçirmek ve adada yaşayan insanları egemenliği altına almaya çalışır. İnsanların yanı sıra hayvanlar ve doğa da bu durumdan etkilenir. Başkan, adadaki ağaçları kestirip, yollar yaptırır ve birçok hayvanının bu durumdan olumsuz etkilenmesine neden olur. Martılara savaş açan Başkan, adadaki hayatın daha da kötüleşmesine sebep olur. Kendisini uyaran Yazar lakaplı kişiyi tutuklar ve bir daha kendisinden haber alınmaz. Bunun üzerine anlatıcı ve Lara halkı Başkan’a karşı örgütleye çalışır, fakat onların sonu da Yazar gibi tutuklanmak olur. Bu kargaşa ortamında kimsenin beklemediği bir olay gerçekleşir; bakkalın kambur ve dilsiz oğlu Başkan’ı öldürür. Başkan’ın ölmesiyle ada eski sahiplerine kalır.
            Distopyalara genel olarak baktığımızda, halkı yönetenlerin, kitleleri kontrol mekanizmalarıyla kendi nüfuzlarına alıp, onların isteklerini ve ihtiyaçlarını göz ardı ettiklerini görürüz. Bu noktada en bilinen örnek olan “Büyük Birader” kavramı ile karşılaşırız. “Günümüzde gözetim kapasiteleri veya gözetim araçları gibi kavramlardan bahsedilirken, genellikle “Büyük Birader” metaforuyla “Büyük Birader Seni İzliyor” sloganına göndermeler yapılmaktadır; gözetime yapılan atıflarda söz konusu olan metafor belli bir imayı ortaya koyar ve enformasyon teknolojilerinin sunduğu imkanlar doğrultusunda geleceğe yönelik felaket senaryolarına yer verilir. Bu açıdan distopyalar, hem gözetimin kendisi hem de gözetime maruz kalanların onu nasıl algıladığına ilişkin bazı ipuçları vermektedir.” (Başaran 83. Son Ada’ ya baktığımızda da burada anlatılan “Büyük Birader” metaforuna benzer özelliklerin Başkan karakteri için kullanıldığını görüyoruz. Anlatıcı Başkan karakteri için “Büyükbaş” söylemini kullanmıştır ve Başkan’ın adaya gelişiyle her şeyin onun kontrolü altında olacağı, gemisinde bulunan uydu telefonlarıyla dış dünya ile iletişim halinde olduğu anlatılmıştır. Ayrıca, Başkan’ın teknolojinin nimetlerinden faydalanarak kontrolü sağlamaya çalıştığını da görüyoruz; “Demek ki teknenin üstünde, bizim radar sandığımız cihazlar arasında uydu telefonları da varmış” (Livaneli 132). Bu nedenle artık ada dış dünya ile tamamen bağımsız olmaktan çıkmış ve dışardaki etkilere açık bir yer haline gelmiştir. Anlatıcı, ada halkının yürümekten keyif aldığı, kuş sesleriyle dinlendiği serin yol olarak adlandırılan, ağaçlar ile kaplı bir yol tasvir etmektedir. Bu yol Başkan’ın müdahale ettiği ilk yerdir. Yolun etrafındaki ağaçlar budanır, ada halkının tepkisini hiçe sayan Başkan bu yolu “yeşil bir duvara” dönüştürür. Artık adalılar yolda yürürken güneşin yakıcı sıcağına maruz kalıyor, eskiden duyulan kuş seslerini duyamıyorlardı. Fakat yapılan propagandalar ve etili beyin yıkama teknikleriyle adalılar, yapılan bu düzenlemelerin kendileri için ideal bir yaşam ortamı oluşturacağına inandırılmıştı. Bu olay, distopyalar da gördüğümüz kontrol mekanizmasının gücünü en iyi gösteren örneklerden biridir.
            Ütopya toplumları eşit bireylerden oluşur ve eşitlik her alanda gücünü gösterir. İnsanların yaşam kalitesi hep birbirine benzerdir. Son Ada romanına baktığımızda insanların adaya Başkan gelmeden önceki ve geldikten sonraki durumları, eşitlik noktasında da çok farklıdır. Mesela, adalıların Başkan gelmeden önce aynı tarz kıyafetler giydikleri görülmektedir. “Doğrusu iskelede toplanmış bizler, bu ailenin şıklığı karşısında pek döküntü kalıyorduk. Kimimiz mayoyla inmişti iskeleye, kimimiz tek bir şortla; en derli toplumuz kısa bir şort ve fanila giymişti. Kadınların da kimi mayolu, kimi şortluydu.” (Livaneli 27). Başkan geldikten sonra, adada Başkan’ı destekleyenlerin kıyafetlerinde değişmeler olduğu göze çarpıyor. Adada yapılan toplantılara Başkan’ın taraftarları, Başkan gibi takım elbise giymeye başlıyor. Bu durum adadaki eşitliğin bozulmaya başladığını, ütopyanın giderek distopyaya dönüştüğünü gösteriyor. Thomas More bu durumu şöyle açıklamıştır: “Başkan yaşayışı ve giyinişi ile normal halktan ayrılmaz. Halkla iç içe onlar gibi yaşar. Kılık bakımından Başkan bile öteki yurttaşlardan ayırt edilemez. Ne süslü püslü bir kaftanı, ne de tacı maçı vardır. Onu öteki ütopyalılardan ayıran tek şey elinde bir küçük başak taşımasıdır.” (More 140). Romandaki Başkan karakterine baktığımızda elinde bir baston taşıdığını görüyoruz. Baston da Başkan’ın kişiliğinde bulunan katılığı öne çıkarmış, onu despot yönetimlerde görülen yöneticilere benzetmiştir.
            Sonuç olarak Zülfü Livaneli’nin Son Ada romanında karşımıza ütopik ve anti-ütopik özellikleri barındıran bir yapı çıkmaktadır. Alegorik unsurlarla süslenen eserde insanlar için eşit, adaletli, hoşgörülü, cennet gibi bir mekân tasvir edilmiştir. Ancak adaya gelen bir diktatörün, adanın iktidarını kendi hâkimiyeti altına almak için yaptığı düzenlemeler adayı bir cehenneme çevirmiştir. Eşitlik, doğaya müdahale, savaş ve barışın işlendiği romanda yöneticilerin yol açtığı, telafisi zor olan hatalı kararlar ağır bir dille eleştirilmiştir. Teknolojinin iktidarların isteklerine hizmet etmesine ve insan hayatını saldırıya açık bir hedef haline getirmesine karşı çıkılmıştır.
                                                                     KAYNAKÇA
Livaneli, Zülfü. Son Ada. İstanbul: Doğan Kitap Yayınları, 2013.
More, Thomas. Utopia. İstanbul: Cem Yayınları, 1992.
Göktürk, Akşit. İngiliz Yazınında Ada Kavramı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997
Başaran, T. “Soğuk Savaş Sonrasında Bilimkurgu Sinemasında Distopik Sistemler ve Kontral Mekanizmaları”. Ankara Üniveristesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2005.

Mustafa Enes Şahin


KENDİNE AİT BİR ODA’DA KADIN-ERKEK EŞİTSİZLİĞİ

KENDİNE AİT BİR ODA’DA KADIN-ERKEK EŞİTSİZLİĞİ
            Günümüzde, kadın-erkek eşitsizliği hemen hemen bütün toplumlarda sorgulanmaktadır. Fakat geçmişe bakıp böyle bir eşitsizliğin farkında olan veya kadın ve erkek eşit olabilir diyebilen insanları bulmak kolay değildir. Virginia Woolf da bu durumu sorgulayan ve farkında olan nadir insanlardan biridir. Anlatıcı, yaşadığı dönemdeki kadınlara seslenmiş ve erkeklerin boyunduruğundan kurtulmaları için tavsiyeler vermiştir. Erkeklere serbest olan fakat kadınlarının yapmasının yasak olduğu durumları anlatmış ve uygulana bu çifte standartta karşı çıkmıştır.
            Anlatıcı, ilk olarak, erkeklerin sahip olduğu, ancak kadınların sahip olmadığı hakların neden olduğu olumsuz durumlardan bahsetmiştir. Mesela, bir gün çimenlerin üzerinde yürürken bir görevli onu uyarmıştır, çünkü çimenlerin üzerinde sadece erkek üniversite öğrencileri ve öğretim üyeleri yürüyebilirmiş. Yine başka bir görevlide kitaplığa girmek istediğinde uyarmış ve hanımların sadece bir fakülte öğrencisi ile girebileceğini belirtmiştir. Anlatıcı, bu olayları anlatarak, yaşadığı dönemdeki kadınlara özgürlüklerinin nasıl kısıtlandığını göstermek istemiş ve uygulanan bu çifte standartlara kayıtsız kalmamalarını istemiştir. Ayrıca, anlatıcı kadınların, erkeklere göre maddi olarak da bir eşitsizlik yaşadığını fark etmiştir. Bir gün yemek yerken erkeklerin şarap içtiğini fakat kadınların yalnızca su içtiğini görmüş ve cinsiyetlerden birinin neden varlıklı, diğerinin yoksul olduğunu ve kadınların kazandığı her kuruşun neden kocalarının sayıldığını sorgulamıştır çünkü ona göre kadınları erkeklerin boyunduruğundan kurtaracak şey maddi bir gelirlerinin olmasıdır. Bu maddi gelirle kadınlar kendilerine ait bir odaya, kendilerine ait olan bir zaman dilimine kavuşacaklar. Anlatıcı kitabın son bölümlerinde, kadınların geçmişe oranla yine de daha iyi bir duruma geldiğini su cümlelerle anlatmıştır: “Aynı zamanda 1866 yılından beri İngiltere’de kadınlar için iki fakülte olduğunu; 1919’da ona oy hakkı tanındığını anımsatabilir miyim?” (Woolf 124). Anlatıcı burada kadınlara ümitsizliğe düşmemeleri gerektiğini, zamanla bütün hakları elde edeceklerinin mesajını vermiştir.
            Sonuç olarak, anlatıcı yaşadığı dönemde, birçok kişinin sorgulayamadığı, kadın-erkek eşitsizliğinin nedenlerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Kadınlara, kendilerine uygulanan çifte standartlara karşı sessiz kalmamalarını önermiş ve bu durumdan nasıl kurtulacaklarını anlatmıştır.

                                                                    KAYNAKÇA

Woofl, Virginia. Kendine Ait Bir Oda. İstanbul: İletişim Yayınları, 2013

Mustafa Enes Şahin

TASMALI GÜVERCİN’DE İLETİŞİMSİZLİLİK SORUNU

TASMALI GÜVERCİN’DE İLETİŞİMSİZLİLİK SORUNU
            İletişim çağının en büyük sorunudur iletişimsizlik. Birbirini anlamayan, görmezden gelen, ötekileştiren, kendini ifade edemeyen insanlarla çevrilmiştir etrafımız. Aynı evde yaşayıp birbirlerini çok az gören aile üyeleri, aynı apartmanda yaşayıp birbirini tanımayan komşular, kültürel farklılıkları yüzünden ötekileştirilen insanlar, yeni ve eski nesil arasındaki iletişimsizlik… Günümüz öykücülerinden Cemil Kavukçu Tasmalı Güvercin adlı öykü kitabında bu sorunları okuyucuya hissettirmiştir.
            Kitabın ilk öyküsü olan Teferiç adlı öyküde Boşnak bir öğrenciyle öğretmeni arasında yaşanan iletişimsizlik tasvir edilmiştir. Öğrenci anlatmak istediği olayı kendi dilindeki kavramlarla anlatmaya çalışmış ve bunu anlamayan öğretmen bu duruma kızmıştır. Bunun üzerine öğrenci kendisini ifade edememiş ve ağlamaya başlamıştır. Öğretmen; “Şu göçmen çocukları da ne kadar güvensiz, ne kadar alıngan oluyordu.” (Kavukçu 19) diye düşünmüştür. Burada görüldüğü gibi öğretmen Boşnak öğrenciyi ötekileştirmiş, onu anlamaya çalışmamış, kültürel farklıklardan dolayı iletişim kuramamıştır. Nitekim günümüzde ortaya çıkan buna benzer sorunlar insanların birbirini anlamaya çalışmamasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Kavukçu komşular ve aile arasındaki iletişimsizlik sorununa Hangi Kedi adlı öyküsünde değinmiştir. Aynı binada yaşayan ama hangi dairede oturduğunu bile bilmeyen komşulardan bahsetmiştir. “Karşılaştığımızda selamlaşmadığımız, birbirimize günaydın, iyi günler, iyi akşamlar dilemediğimiz, adını Soğuk Nevale taktığım kadın park yerindeki otomobilin başında dikilmiş bana bakıyordu” (Kavukçu 33). Günümüzde bu derece iletişimsizlik sorunu olan, birbirlerini görmezden gelen insanları görmekteyiz. Ayrıca Kavukçu aynı öyküde aile içinde yaşanan iletişimsizlik sorununu Soğuk Nevale ve kızı üzerinden okuyucuya aktarmıştır. “ Seslenmiyordu, kızmıyordu, bir rüya âlemindeymişçesine boş boş bakıyordu kızına. Aralarında anne kız değil de, bakıcı çocuk ilişkisi var gibiydi.” (Kavukçu 34). Anlatıcı, yeni nesil ve eski nesil arasındaki iletişimsizliği de Madalyon adlı öyküsünde ele almıştır. Öyküde, çocukluk hayalini gerçekleştirmek isteyen Naci arkadaşı Bahtiyar ile birlikte sabah namazını kılmak için tarihi bir camiye gider. Daha önce hiç camiye gitmemişlerdir ve bu yüzden çok heyecanlıdırlar. Fakat dış görünüşlerindeki farklılık camiye namaz kıldırmaya gelen yaşlı adamı korkutmuştur. “Korkmakta haklıydı, çünkü kot pantolonlu, uzun saçlı bu kişiler onun her zaman ki bildiği cemaatten değildi” (Kavukçu 42). Burada da iletişimsizlik yüzünden toplumda ortaya çıkan, insanları dış görünüşleriyle değerlendirilmesinden kaynaklanan sorun anlatılmıştır. Hocanın korkmasını anlayan Naci; “Ama ona bunun çocukluğundan kalma bir özlem olduğunu nasıl anlatabilirdi ki.” (Kavukçu 42) diye düşünmüştür. Yazar burada eski ve yeni nesil arasında ki iletişimsizliğe vurgu yapmıştır.
            Bahsedilen olaylarda karakterler birbirleriyle sağlıklı iletişim kuramamışlardır. Nitekim günümüzde bu durumlarla sıkça karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Kavukçu etkileyici üslubuyla bu sorunları satır aralarında bıraktığı izlerle, hikâyelerin bütünlüğünü bozmadan okuyucuya başarılı bir şekilde aktarmıştır.

                                                                           KAYNAKÇA
Kavukçu, Cemil. Tasmalı Güvercin. İstanbul: Can Yayınları, 2014


Mustafa Enes Şahin

7 Ocak 2014 Salı

GÜLEREK ÖLMEK

Mustafa Enes Şahin            

Kitap Adı : Haldun Taner Bütün Hikayeleri – 3
Yayınevi: Bilgi Yayınevi
Baskı Tarihi : Mart 2013 Onuncu Basım
Sayfa Sayısı : 184


                
GÜLEREK ÖLMEK (HALDUN TANER) ÖYKÜ İNCELEMESİ

            Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın önemli yazarlarından biri olan Haldun Taner modern hikâye tarzının temsilcilerindendir, özellikle tiyatro eserleri ve öyküleriyle tanınmıştır. Yazar öykülerinde “insan ve insani değerler, doğa, yaşam, zaman, psikolojik durumlar, insanların seçme yetisi, seçicilik özelliği, fetişizm, anormallik” (Yalçın, 1995: 92-200) gibi konuları işlemiştir. Haldun Taner öykülerini dönemsel akımlardan ve yazınsal gruplardan etkilenmeden bağımsız olarak yazmaya çalışmıştır. Yoğun olarak öykülerini yayımladığı dönem olan 1950’ler ülkemizde Varoluşçu-Gerçeküstü anlayışa sahip öykülerin hâkim olduğu bir zaman dilimidir ve o dönemde diğer bir akım da sosyal gerçekçiliktir. Haldun Taner ise  “herkesin anlayabileceği halkçı bir üslup” (Tosun, 2011: 11) benimsemiştir.
            Haldun Taner, “Gülerek Ölmek” adlı öyküsünde Ankara’da bir şirkete başmühendis olan ayrıca yüzmeyi iyi bilen, havalı bir kişiliğe sahip olan Sekban Bey’i ve Akçakoca’ya yapacağı üç günlük tatilini, oradaki insan tiplemelerini, ölüm korkusunu Sekban karakteri üzerinden anlatmış ve insanın zayıf yanlarını ortaya koymuştur. Öykünün ana karakteri olan Sekban Bey planlı, programlı bir insandır. Yazar burada Sekban Bey arayıcılığıyla diğer öykülerinde olduğu gibi ( Onikiye Bir Var – Haldun Taner ) zaman kavramı üzerinde durmuştur. Öykünün geçtiği yer Akçakoca’da bir oteldir. Otelde bulunan kişiler yüksek mevkilerde bulunan, zengin kimselerdir. Bu kişiler okuyucuya batı özentisi, kendi toplumunu beğenmeyen kişiler olarak yansıtılmıştır. Yazar öyküsünde çeşitli çatışmalara da yer vermiştir. Sekban Bey’in denizin dalgalı olduğu bir zamanda yüzmek istemesine otelde kalan müşterilerin karşı çıkması ve Sekban Bey’i korkutmaya çalışmaları birey toplum çatışmasına ve Sekban Bey’in dalgalarla boğuşması insan-doğa çatışmasına örnek gösterilebilir.
Öyküde olaylar 3. tekil şahıs yani tanrısal bakış açısıyla anlatılmıştır. Yazar öyküde diğer öykülerinde de olduğu gibi sade bir dil kullanmıştır (Tosun, 2011: 11), ayrıca Sekban Bey karakterinin üzerinden birçok betimlemeye yer vermiştir. Bu betimlemeler arayıcıcıyla yazar Akçakoca halkının yaşam biçimi hakkında bilgi edinmemizi sağlamıştır. “Hava somurtuktu. Gökyüzü raporu da ilerisi için pek iyimser görünmüyor.   Çoğunluğu kurşuni ama birkaçı da bayağı yüklü siyah bulutlar, bir yere geç kalmışlar gibi telaşlı telaşlı güneye doğru uçuşuyorlar. ” (s.158) öykünün bu bölümünde yazar kişileştirme sanatını kullanmıştır. Öyküdeki olaylar birbirini takip etmektedir, dolayısı ile öyküde öyküleyici anlatımda kullanılmıştır. Örneğin “ Sekban ilerledi. Soldan önüne bir deniz topu yuvarlandı. Sekban, sol ayağını topun üstünden aşırıp kalan sağ ayağının içi ile topa dokundu” (s. 161) . “  “Dün hava güzeldi. Ama yine denize giremedim” dedi siyah süveterli, siyah pantolonlu Ankaralı hanım. “ Mandalar banyo yapıyorlardı plajda. Bir koku bir koku” ” cümlesiyle yazar istiare sanatını kullanmıştır. Öyküde dikkat çeken önemli noktalardan biri de yazarın çeşitli alıntılar yapmasıdır. “Hep aynı fikre bağlılığı taassup haline getirmedim. Ben gerçek arayıcısıyım. Bir konu üzerinde, o an ne düşündümse, onu söylemeliyim. Aynı konuda daha önce ne söylemiş olduğumu hiç hesaba katmadan (Gandhi - Hayat Yolundaki Tecrübelerimin Hikâyesi) ” (s. 169 ), “ “Faraziyenizi çok yanlış önyargılara oturtuyorsunuz Sayın Miss Websters” diyordu. “Sakin bir deniz, sadece şairane bir imgedir. Aslında deniz durmadan huzursuzluk içindedir. Her an bir fırtına patlayabilir. Hem de en umulmadık zamanda” (Agatha Christie - Hercules Poirot’un Tatili ” (s.170 ) Bu alıntılar ile Sekban Bey karakterinin başına gelecekler okuyucuya hissettirilmiştir.
Sonuç olarak Haldun Taner Sekban Bey karakteri üzerinden çeşitli insan tiplerini incelemiş, çatışmalara yer vermiş, söz sanatlarını kullanmış ve açık bir dil kullanmıştır.

KAYNAKÇA

Yalçın, Sıddıka Dilek Haldun Taner'in Hikayeleri ve Hikayeciliği, (1995) Ankara: Bilgi Yayınevi
Tosun, N. (2011). “Bir Hayat Projesi Olarak Mutluluk”, Türk Edebiyatı, (451): 10-13.
Taner, Haldun (2013) Bütün Hikayeleri – 3 ; Bilgi Yayınevi








Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Mustafa Enes Şahin

Kitap Adı: Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Yazarı: Ahmet Hamdi Tanpınar
Yayınevi: Dergâh Yayınları
 Baskı Numarası: Üçüncü Basım
Sayfa Sayısı: 354



SAATLERİ AYARLAMA ENSTİTÜSÜ 
            Cumhuriyet dönemi yazarlarımızdan biri olan Ahmet Hamdi Tanpınar şiir, roman, hikâye, deneme, makale, edebiyat tarihi türlerinde eserler vermiştir. Tanpınar’ın asıl önemli yanı şairliğidir. Şiirlerini sembolist bir ifade üzerine kurmuştur. Aynı anlatım tarzı romanlarına da sirayet etmiştir.
            Ahmet Hamdi Tanpınar “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı romanında batı ve doğu uygarlığı arasında bocalayan toplumumuzun modernleşme sürecini bazen güldürerek, bazen de üzerek ironik bir tarzda anlatmıştır. Romanın başkahramanı Hayri İrdal’dır. Ancak yazar Hayri İrdal’ı olayların merkezine koymak yerine onu bir gözlemci olarak kullanmıştır. Bazen lehinde bazen aleyhinde tavır almıştır. Bu yolla yazar okuyucuların Hayri İrdal hakkında kesin bir hükme varmasını engellemiştir. Hayri İrdal Abdülhamit, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde yaşamış saf, iyi kalpli ve mantık sahibi bir adamdır. Roman Hayri İrdal’ın anıları şeklinde yazılmış ve dört bölüme ayrılmıştır; “Büyük Ümitler”, “Küçük Hakikatler”, “Sabaha Doğru” ve “ Her Mevsimin Bir Sonu Vardır”. Yazar birinci bölümde Tanzimat öncesini, ikinci bölümde Tanzimat sonrasını, üçüncü ve dördüncü bölümler de Cumhuriyet dönemini ele almıştır.
            Birinci bölümde, başkahraman olan Hayri İrdal hayatını iki bölüme ayırır. Bunlar; Halit Ayarcı ile tanışmadan önce ve tanıştıktan sonradır. Hayri İrdal, Halit Ayarcı ile tanıştıktan sonra kendisinde ne kadar büyük bir değişim yaşandığını görmememiz için tanışmadan önceki halini en ince ayrıntısına kadar anlatmaya başlar. İrdal fakir bir ailede doğup büyümüştür buna rağmen mutlu bir çocukluk geçirmiştir. Okuluna yani Fatih Rüştiyesine evine uzak olmasına rağmen her gün yürüyerek gider gelirmiş. Bu sıralarda İrdal’ın dayısı ona bir saat alır. Bu olay İrdal tarafından “ Asıl Hayri İrdal’ın doğum tarihi bu saatin elime geçtiği gündür.” (Tanpınar 22) diye anlatılmıştır. Bu saatten başka evlerinde başka saatlerde vardır; biri Mübarek diğeri anne ve babasının odasındaki başucu saatidir. Mübarek kitapta bir karakter olarak anlatılmıştır. Bu saat ayaklı bir duvar saatidir ve bu saatler içindeki en önemli olanıdır. Hayri İrdal, dayısının hediye ettiği saatten sonra saatlere merakı artar. Bu yüzden vaktinin çoğunu saatçi dükkânı olan Ahmet Nuri Efendinin yanında geçirir. Ahmet Nuri Efendi saati bir insana benzetir ve bozuk bir saat gördüğünde “Kalp işlemiyor artık. Beyinde de arıza var. Nasıl yürüsün biçare, iki ayağının ikisi de yok…” (Tanpınar 29) diye söylenen birisidir. Hayri İrdal burada saatlerin tamiri ve felsefesi hakkında birçok şey öğrenir. Ayrıca bu dükkânın devamlı müşteriyle tanışır. Bunlar; Abdüsselam Bey, Avcı Naşit Bey, Seyit Lütfullah, Eczacı Aristidi Efendi’dir. Aristidi Efendi ve Seyit Lütfullah bozulan mali durumlarını düzeltmek için büyü, sihir, simya gibi akıl ve bilim dışı şeylere başvurarak altın yapmaya çalışmışlardır. Yazar burada Tanzimat Döneminden önce, batıdaki bilimsel gelişmelerden habersiz olan, ekonomik bakımdan alt üst olmuş Osmanlı toplumuna bir eleştiri yapmıştır. İlerleyen yıllarda Nuri Efendi ölür ve Hayri İrdal başka bir saatçi olan Asım Efendinin yanında işe girer. Fakat burada İrdal saatler hakkında bir şey öğrenemez ve arkadaşı Seyit Lütfullah’ın kendisini ziyarete geldiği bir gün dükkândan bir saati aşırmasıyla İrdal işiz kalır. Bu olaydan sonra İrdal farklı farklı işlerde çalışır ama hiç birinde dikiş tutturamaz. Çünkü onun tek anladığı şey saatlerdir. Birinci Dünya Savası’nın çıkmasıyla askere gider ve birinci bölüm burada biter.
            İkinci bölümde, Hayri İrdal savaştan döndükten sonra her şeyi çok değişmiş olarak bulur. Babası savaşta ölmüştür ve Hayri İrdal hemen iş aramaya başlar. Fakat savaştan dönen herkes iş aradığı için iş bulamaz. Bu zamanlar da eski dostu olan Abdüsselam Bey ile karşılaşır. Abdüsselam Bey kendisine Posta Telgraf Mektebine girmesini tavsiye eder ve daha sonra kızı yerine koyduğu Emine ile evlendirip onları kendi evine yerleştirir. Abdüsselam Beyin evi çok kalabalıktır fakat ilerleyen yıllarda evde Emine ve Hayri’den başka kimse kalmaz. Abdüsselam Bey’in konağının dağılması “Hürriyetin ilânından sonra, ayrı ayrı plânlarda bir benzeri olduğu imparatorluk gibi, konak da yavaş yavaş dağıldı. İlk önce Bosna-Hersek, Bulgaristan, Şarki Rumeli ve Şimali Afrika arazisi ile beraber birader beylerle hemşire hanımlar ayrıldılar, sonra Balkan Harbi sıralarında küçük beylerin ve gelin hanımların bir kısmı evden çıktı. Sonuna doğru Ferhat Beyle –kardeşinin damadı- kendi çocuklarının bir kısmı kaldı” (Tanpınar 70) Osmanlı Devleti’nin dağılmasına benzetilmiştir. Abdüsselam Beyi bu yüzden yalnızlık korkusu sarar ve Emine ve Hayri’nin peşinden ayrılmaz. Daha sonra Abdüsselam Bey’in ölmesiyle bütün mal varlığını Emine ve Hayri’nin kızına yani Zehra’ya bıraktığı ortaya çıkar. Bunun üzerine Abdüsselam Bey’in akrabaları mahkemeye başvurur ve bu vasiyetname mahkeme tarafından iptal edilir. Bu olayın ardından Hayri İrdal, Doktor Ramiz ile tanışır. Doktor Ramiz onu sık sık gittiği bir kıraathaneye götürür.  Tanpınar kıraathane yaşantısını anlatırken aslında toplumdaki Tanzimat Döneminden sonraki batı ve doğu uygarlıkları arasındaki bocalayışı anlatmıştır. Kıraathane sahibinin yarı yerli yarı yabancı bir görünüşü vardır; “Kendisine mahsus eski ile yeni arasında bir dil, hemen hemen o kadar yapmacık bir kıyafet ve başta Frenk taklidi sivri bir çehre” (Tanpınar 128) diye tanımlamıştır. Kıraathanedekiler ciddi olan olayları şaka haline dönüştüren kişilerdi; “Hakikaten yeni bir fikir veya meselsi olanların sözü ilk defalar sadece nezaket ve biraz da tecessüs yüzünden dinlenirdi ve daima uyanık olan muhit muhayyilesi onu şakaya en çok müsait tarafından yakalayana, yahut kendi seviyesine indirene kadar öyle kalırdı. Bütün ciddi şeyler böyleydi.” (Tanpınar 130). Ayrıca bu kişiler hakkında en doğru sözü İrdal’a göre Halit Ayarcı söylemişti “ Bu insanlar hep bir çeşit aralıkta yaşıyorlarmış gibi düşündüm. İsterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebilirsiniz. Muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı şaka, tembel bir hayat…” (Tanpınar 133). Yazar burada o dönümdeki iki uygarlık arasındaki bocalayışı çok iyi bir şekilde anlatmıştır. Doktor Ramiz, Hayri İrdal’ı kendi kurduğu psikanaliz cemiyetinde işe alır. Daha sonra İrdal, cemiyete gelip giden Cemal Bey ile tanışır. Cemal Bey de İrdal’a kendi kurduğu ispritizma cemiyetinde iş teklif eder. İrdal bu iş teklifini kabul eder fakat Cemal Bey bir süre sonra İrdal ile eşi Selma Hanım arasındaki yakınlaşmadan dolayı İrdal’ı işten çıkarır. İkinci bölümde böylece sona erer.
            İrdal yine issiz ve yoksul bir hale gelmiştir. Bir türlü iki yakası bir araya gelmiyordur. İşte böyle bir anda her gün gittiği kıraathanede Doktor Ramiz ve onun arkadaşı olan Halit ayarcı ile tanışır. Romanın üçüncü bölümünde de bu tanışmadan sonra ki olaylar anlatılır. Halit Ayarcı o gün İrdal’ın bütün hayat hikâyesini dinler ve İrdal’ın saatlere olan merakını öğrenir. İlerleyen günlerde Halit Ayarcı saatleri ayarlama enstitüsü adında bir enstitü kuracağından bahseder. İlerleyen günlerde küçük bir daire açılır ve ilk bir ay hiçbir iş yapmazlar. Bu aylarda yalnızca dairenin kırtasiye ihtiyaçları karşılanır. Bu sürede Halit Ayarcı daireye hiç uğramaz fakat bir sabah belediye reisi ile birlikte daireye gelir. Daireyi birlikte gezeler. Halit Ayarcı enstitü hakkında bilgiler vererek belediye reisini çok gerekli ve önemli bir kurum olduğu konusunda ikna eder ve enstitünün açılmasına karar verilir. Bundan sonra Hayri İrdal ve Halit Ayarcı enstitüde çalışacak kadroları oluştururlar. Bu kadrolarda çalışacak kişileri seçerken “Müessesemize tam referansı olmayan, iyi tanımadığımız kimse giremez. Bunun için de prensibimiz gayet sağlam. Memurlarımızın yarısı, kendi akraba ve yakınlarımız olacak. Yarısı da dışarıdan güvendiğimiz yüksek insanların tavsiyelileri.” (Tanpınar 236) bu prensibe göre hareket etmişlerdir. Yazar burada o dönemin akraba kayırmacılığını eleştirmiştir. Çalışmaların sonunda enstitü açılır. Hayri İrdal önemli bir mevkiye getirilir, rahata ve üne kavuşur. Yazar bu değişimle Cumhuriyet döneminde geçmişle bağların tamamen koparılmaya çalışılarak yeni bir toplum oluşturma çabasını eleştirmiştir. Enstitüyü kuran Halit Ayarcı’nın inandığı ilke yeniliktir. O devamlı yeni savunmuş ve “Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzüm yoktur… Bir gün kervanın dışında kalınca anlar! Bu dünyada yeni diye bir şey var! Onu inkâr edenin vay hailine! Zorla değiştiremeyiz ya! Sağduyusu kendine mübarek olsun! Biz canlı hayatın peşindeyiz!” (Tanpınar 279) demiştir. Fakat Hayri İrdal bu yeniliğe ayak uyduramamış ve karşılaştığı şeylere zaman zaman karşı çıkınca yeniyi anlayamamakla suçlanmıştır. Yazar burada kendi köklerimizden kopmadan yenileşmekten yanadır. Yenileşmenin batılılaşma olarak görülmesine karşı çıkmaktadır.
            “Büyük salonda ve holde dans bütün hızıyla devam ediyordu. Pudra, lavanta, ter kokusu, çıplak omuz, cıvık cıvık koltuk altı, tebessüme bulaşmış ruj, havayı bir macun gibi kesifleştirmişti.” (Tanpınar 300) sözleriyle anlatılan tiksinti, Hayri İrdal’ın artık her şeyden soğuduğunu işleyen dördüncü bölümün ana konusunu oluşturur. Enstitüyü büyük bir inançla kuran Halit Ayarcı yanında çalışanların ihanetine uğrar ve enstitüye olan inancını kaybeder. Amerikalı bir heyet tarafından verilen raporla enstitü lağvedilir. Ortadan kaybolan Halit Ayracı’nın da bir sabah trafik kazasında öldüğü öğrenilir.







KAYNAKÇA
Adıvar, Halide Edip. Saatleri Ayarlama Enstitüsü.Dergah Yayınları, Temmuz 1992.