CNN.com - Top Stories

inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2014 Salı

DİSTOPYA - ÜTOPYA ARASINDA BİR YER: SON ADA

DİSTOPYA - ÜTOPYA ARASINDA BİR YER: SON ADA
            Ütopyalar edebiyatta önemli yer bir tutarlar ve memnun olunmayan mekânlardan kaçıp kurtulma, yeryüzü cennetine ulaşma düşüncesinin ürünleridir. Distopyalar ya da anti-ütopyalar yeryüzü cehennemleri şeklinde adlandırılır ve ütopyalarda görülen durumun tam tersi söz konusudur. Ütopyalar, olumsuz durumların olmadığı, eşit ve ideal bir topluma ulaşmanın yolu olarak sunulur. Ancak eşit, mutlu bir topluma ulaşmak adı altında alınan kararlar, insanları mutsuzluğa sürükleyebilir ve bu durum toplumda bir kırılma noktası oluşturur. İşte ters ütopyaların görüldüğü yer de burasıdır. İnceleyeceğimiz Zülfü Livaneli’nin Son Ada adlı romanında da insanların iyiliği, mutluluğu için çalıştığını söyleyen yöneticilerin dayattığı bazı uygulamaların ve aldıkları kararların adadaki huzur ortamının bozulmasına, insanların mutluluğunun aksine mutsuzluğuna neden olması anlatılır. Anlatıcı, yakın tarihimizde yaşadığımız olayları alegorik bir anlatımla dile getirmiş ve doğaya müdahale etmenin sonuçlarını fantastik bir anlatımla anlatmıştır. Ayrıca, politik gücün kitlelerin üzerindeki etkisini anlatırken kurduğu anti ütopya ile yeryüzü cennetinin nasıl yeryüzü cehennemine dönüştüğünü gözler önüne sermiştir.
            Ütopya dendiğinde hemen hemen bütün eserlerde görülen dokunulmamış, gizli kalmış güzellikleri barındıran ada kavramı, bu eserde de karşımıza çıkmaktadır. Anlatıcı, kitabın adı ile romanda bulunan ütopik unsurlarla bağlantı kurmamızı da kolaylaştırmıştır. Çünkü roman başından sonuna kadar anti-ütopik bir dünyayı anlatmaktadır. Teknolojinin gelişmesiyle aynılaşan, insanlara bir zindanda yaşıyormuş duygusu veren ve yaşadığımız dünyadan çok farklı bir yer olan ada; kavga ve gürültüden uzak, insanların huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşadığı bir cennet mekân olarak tasvir edilmiştir. Anlatıcı, adayı şu cümlelerle anlatmaya çalışmıştır: “Adanın dingin doğasında, dile söze gelmeyen bir yaşam sırrı gizliydi sanki. Sabahları denizin üstündeki süt beyaz sisi, akşamüstü insanın yüzünü yalayan hafif esintiyi, martı çığlıklarına eşlik eden rüzgârın fısıltısını, lavanta kokularını nasıl anlatmalı? Ya her şafak vakti gözlerimizi ovuşturarak kalktığımızda önümüze çıkan, sislerle sarılıp sarmalanmış ve havada asılıymış gibi duran ikiz adanın büyülü görüntüsünü? Ya denize dalıp çıkarak avlanan martıları? Ya evlerimizi saran mor begonvilleri? Ya gece ıhlamurlarını?” (Livaneli 14). Ayrıca, anlatıcının mekân olarak bir adayı tercih etmesinin diğer nedeni ise dış dünya ile herhangi bir fiziki bağı bulunmayan, kuralların, müdahalenin, yönetimin olmadığı bir yerdir. Edebiyatımızda önemli yazarlardan biri olarak kabul edilen Akşit Göktürk, yazarların eserlerinde adayı kullanmalarının nedenini şu cümlelerle açıklamıştır: “Yaratıcı bir yazar ise ada diye tanımlanan yer biçiminin doğal yapısında bulunan birtakım özelliklere, bu özelliklerin kendisine sağlayacağı anlatım olanaklarına ilgi duyar. Bu özelliklerin temelinde, bütün adaların paylaştığı, dışardan ayrılmışlık, kendiyle sınırlanmışlık gerçeği vardır. Her ada bir bakıma bütünden ayrılmış, dünyayı ya da ana-karayı uzağında, dışında bırakmıştır. Adada yaşayan bir kimse için, dört bir yanını çepeçevre kuşatan denizlerin ötesindeki dünya dışarıdır.” (Göktürk 12). Anlatıcı, Göktürk’ün dediği gibi adanın sunduğu bütün imkânlardan faydalanarak eserine istediği biçimde yön vermeyi başarmıştır. Adayı “kirlenen dünyanın temiz kalan son kalesi” şeklinde adlandırarak, adanın bu özelliğini sık sık vurgulamıştır.
            Ayrıca, eserde darbeci zihniyetlerin yenilgisine uğramış, özlük hakları ellerinden alınmış insanların hikâyesi de anlatılmaktadır. Adada mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşayan kırk ailenin hayatı, Başkan’ın adaya taşınmasıyla tam bir cehenneme dönüşür. Başkan, devlet görevini zorla bırakmış bir diktatördür ve ailesiyle beraber güzel, fazla kişinin bilmediği, kafasını dinleyebileceği bir yer ararken keşfetmiştir adayı. Onun adaya gelmesiyle adadaki ahenk bozulur. Darbeci bir zihniyet ile adanın kontrolünü ele geçirmek ve adada yaşayan insanları egemenliği altına almaya çalışır. İnsanların yanı sıra hayvanlar ve doğa da bu durumdan etkilenir. Başkan, adadaki ağaçları kestirip, yollar yaptırır ve birçok hayvanının bu durumdan olumsuz etkilenmesine neden olur. Martılara savaş açan Başkan, adadaki hayatın daha da kötüleşmesine sebep olur. Kendisini uyaran Yazar lakaplı kişiyi tutuklar ve bir daha kendisinden haber alınmaz. Bunun üzerine anlatıcı ve Lara halkı Başkan’a karşı örgütleye çalışır, fakat onların sonu da Yazar gibi tutuklanmak olur. Bu kargaşa ortamında kimsenin beklemediği bir olay gerçekleşir; bakkalın kambur ve dilsiz oğlu Başkan’ı öldürür. Başkan’ın ölmesiyle ada eski sahiplerine kalır.
            Distopyalara genel olarak baktığımızda, halkı yönetenlerin, kitleleri kontrol mekanizmalarıyla kendi nüfuzlarına alıp, onların isteklerini ve ihtiyaçlarını göz ardı ettiklerini görürüz. Bu noktada en bilinen örnek olan “Büyük Birader” kavramı ile karşılaşırız. “Günümüzde gözetim kapasiteleri veya gözetim araçları gibi kavramlardan bahsedilirken, genellikle “Büyük Birader” metaforuyla “Büyük Birader Seni İzliyor” sloganına göndermeler yapılmaktadır; gözetime yapılan atıflarda söz konusu olan metafor belli bir imayı ortaya koyar ve enformasyon teknolojilerinin sunduğu imkanlar doğrultusunda geleceğe yönelik felaket senaryolarına yer verilir. Bu açıdan distopyalar, hem gözetimin kendisi hem de gözetime maruz kalanların onu nasıl algıladığına ilişkin bazı ipuçları vermektedir.” (Başaran 83. Son Ada’ ya baktığımızda da burada anlatılan “Büyük Birader” metaforuna benzer özelliklerin Başkan karakteri için kullanıldığını görüyoruz. Anlatıcı Başkan karakteri için “Büyükbaş” söylemini kullanmıştır ve Başkan’ın adaya gelişiyle her şeyin onun kontrolü altında olacağı, gemisinde bulunan uydu telefonlarıyla dış dünya ile iletişim halinde olduğu anlatılmıştır. Ayrıca, Başkan’ın teknolojinin nimetlerinden faydalanarak kontrolü sağlamaya çalıştığını da görüyoruz; “Demek ki teknenin üstünde, bizim radar sandığımız cihazlar arasında uydu telefonları da varmış” (Livaneli 132). Bu nedenle artık ada dış dünya ile tamamen bağımsız olmaktan çıkmış ve dışardaki etkilere açık bir yer haline gelmiştir. Anlatıcı, ada halkının yürümekten keyif aldığı, kuş sesleriyle dinlendiği serin yol olarak adlandırılan, ağaçlar ile kaplı bir yol tasvir etmektedir. Bu yol Başkan’ın müdahale ettiği ilk yerdir. Yolun etrafındaki ağaçlar budanır, ada halkının tepkisini hiçe sayan Başkan bu yolu “yeşil bir duvara” dönüştürür. Artık adalılar yolda yürürken güneşin yakıcı sıcağına maruz kalıyor, eskiden duyulan kuş seslerini duyamıyorlardı. Fakat yapılan propagandalar ve etili beyin yıkama teknikleriyle adalılar, yapılan bu düzenlemelerin kendileri için ideal bir yaşam ortamı oluşturacağına inandırılmıştı. Bu olay, distopyalar da gördüğümüz kontrol mekanizmasının gücünü en iyi gösteren örneklerden biridir.
            Ütopya toplumları eşit bireylerden oluşur ve eşitlik her alanda gücünü gösterir. İnsanların yaşam kalitesi hep birbirine benzerdir. Son Ada romanına baktığımızda insanların adaya Başkan gelmeden önceki ve geldikten sonraki durumları, eşitlik noktasında da çok farklıdır. Mesela, adalıların Başkan gelmeden önce aynı tarz kıyafetler giydikleri görülmektedir. “Doğrusu iskelede toplanmış bizler, bu ailenin şıklığı karşısında pek döküntü kalıyorduk. Kimimiz mayoyla inmişti iskeleye, kimimiz tek bir şortla; en derli toplumuz kısa bir şort ve fanila giymişti. Kadınların da kimi mayolu, kimi şortluydu.” (Livaneli 27). Başkan geldikten sonra, adada Başkan’ı destekleyenlerin kıyafetlerinde değişmeler olduğu göze çarpıyor. Adada yapılan toplantılara Başkan’ın taraftarları, Başkan gibi takım elbise giymeye başlıyor. Bu durum adadaki eşitliğin bozulmaya başladığını, ütopyanın giderek distopyaya dönüştüğünü gösteriyor. Thomas More bu durumu şöyle açıklamıştır: “Başkan yaşayışı ve giyinişi ile normal halktan ayrılmaz. Halkla iç içe onlar gibi yaşar. Kılık bakımından Başkan bile öteki yurttaşlardan ayırt edilemez. Ne süslü püslü bir kaftanı, ne de tacı maçı vardır. Onu öteki ütopyalılardan ayıran tek şey elinde bir küçük başak taşımasıdır.” (More 140). Romandaki Başkan karakterine baktığımızda elinde bir baston taşıdığını görüyoruz. Baston da Başkan’ın kişiliğinde bulunan katılığı öne çıkarmış, onu despot yönetimlerde görülen yöneticilere benzetmiştir.
            Sonuç olarak Zülfü Livaneli’nin Son Ada romanında karşımıza ütopik ve anti-ütopik özellikleri barındıran bir yapı çıkmaktadır. Alegorik unsurlarla süslenen eserde insanlar için eşit, adaletli, hoşgörülü, cennet gibi bir mekân tasvir edilmiştir. Ancak adaya gelen bir diktatörün, adanın iktidarını kendi hâkimiyeti altına almak için yaptığı düzenlemeler adayı bir cehenneme çevirmiştir. Eşitlik, doğaya müdahale, savaş ve barışın işlendiği romanda yöneticilerin yol açtığı, telafisi zor olan hatalı kararlar ağır bir dille eleştirilmiştir. Teknolojinin iktidarların isteklerine hizmet etmesine ve insan hayatını saldırıya açık bir hedef haline getirmesine karşı çıkılmıştır.
                                                                     KAYNAKÇA
Livaneli, Zülfü. Son Ada. İstanbul: Doğan Kitap Yayınları, 2013.
More, Thomas. Utopia. İstanbul: Cem Yayınları, 1992.
Göktürk, Akşit. İngiliz Yazınında Ada Kavramı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1997
Başaran, T. “Soğuk Savaş Sonrasında Bilimkurgu Sinemasında Distopik Sistemler ve Kontral Mekanizmaları”. Ankara Üniveristesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2005.

Mustafa Enes Şahin


KENDİNE AİT BİR ODA’DA KADIN-ERKEK EŞİTSİZLİĞİ

KENDİNE AİT BİR ODA’DA KADIN-ERKEK EŞİTSİZLİĞİ
            Günümüzde, kadın-erkek eşitsizliği hemen hemen bütün toplumlarda sorgulanmaktadır. Fakat geçmişe bakıp böyle bir eşitsizliğin farkında olan veya kadın ve erkek eşit olabilir diyebilen insanları bulmak kolay değildir. Virginia Woolf da bu durumu sorgulayan ve farkında olan nadir insanlardan biridir. Anlatıcı, yaşadığı dönemdeki kadınlara seslenmiş ve erkeklerin boyunduruğundan kurtulmaları için tavsiyeler vermiştir. Erkeklere serbest olan fakat kadınlarının yapmasının yasak olduğu durumları anlatmış ve uygulana bu çifte standartta karşı çıkmıştır.
            Anlatıcı, ilk olarak, erkeklerin sahip olduğu, ancak kadınların sahip olmadığı hakların neden olduğu olumsuz durumlardan bahsetmiştir. Mesela, bir gün çimenlerin üzerinde yürürken bir görevli onu uyarmıştır, çünkü çimenlerin üzerinde sadece erkek üniversite öğrencileri ve öğretim üyeleri yürüyebilirmiş. Yine başka bir görevlide kitaplığa girmek istediğinde uyarmış ve hanımların sadece bir fakülte öğrencisi ile girebileceğini belirtmiştir. Anlatıcı, bu olayları anlatarak, yaşadığı dönemdeki kadınlara özgürlüklerinin nasıl kısıtlandığını göstermek istemiş ve uygulanan bu çifte standartlara kayıtsız kalmamalarını istemiştir. Ayrıca, anlatıcı kadınların, erkeklere göre maddi olarak da bir eşitsizlik yaşadığını fark etmiştir. Bir gün yemek yerken erkeklerin şarap içtiğini fakat kadınların yalnızca su içtiğini görmüş ve cinsiyetlerden birinin neden varlıklı, diğerinin yoksul olduğunu ve kadınların kazandığı her kuruşun neden kocalarının sayıldığını sorgulamıştır çünkü ona göre kadınları erkeklerin boyunduruğundan kurtaracak şey maddi bir gelirlerinin olmasıdır. Bu maddi gelirle kadınlar kendilerine ait bir odaya, kendilerine ait olan bir zaman dilimine kavuşacaklar. Anlatıcı kitabın son bölümlerinde, kadınların geçmişe oranla yine de daha iyi bir duruma geldiğini su cümlelerle anlatmıştır: “Aynı zamanda 1866 yılından beri İngiltere’de kadınlar için iki fakülte olduğunu; 1919’da ona oy hakkı tanındığını anımsatabilir miyim?” (Woolf 124). Anlatıcı burada kadınlara ümitsizliğe düşmemeleri gerektiğini, zamanla bütün hakları elde edeceklerinin mesajını vermiştir.
            Sonuç olarak, anlatıcı yaşadığı dönemde, birçok kişinin sorgulayamadığı, kadın-erkek eşitsizliğinin nedenlerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Kadınlara, kendilerine uygulanan çifte standartlara karşı sessiz kalmamalarını önermiş ve bu durumdan nasıl kurtulacaklarını anlatmıştır.

                                                                    KAYNAKÇA

Woofl, Virginia. Kendine Ait Bir Oda. İstanbul: İletişim Yayınları, 2013

Mustafa Enes Şahin

BABAYA MEKTUP’DA BABA KORKUSU VE KAÇIŞ

BABAYA MEKTUP’DA BABA KORKUSU VE KAÇIŞ
            Bir oğulun iç döküşünü, söylemek isteyip de söyleyemediği şeyleri, iç dünyasındaki haykırışı anlatır babaya mektup. Anlatıcı, babasıyla olan ilişkisinden, babasının otoriter hareketleri yüzünden ortaya çıkan baba korkusu ve bu korkunun yol açtığı sorunlardan bahseder. Bu korkudan kurtulmak için birkaç kez evlenmeyi dener fakat bu denemeler başarısızlıkla sonuçlanır.
            Anlatıcı babayı değerlendirirken onu hep kendinden üstün görmüş ve kendisini “zayıf, ürkek, ezik, kararsız” (2013: 17) bir insan olarak tasvir etmiştir. Böyle bir insan olmasının nedenini babasından aldığı eğitime ve ona karşı olan korkusuna bağlamıştır. Bu korku sadece babasının ruhsal özelliklerinden (çabuk sinirlenen bir insan olmasından) kaynaklanmamaktadır. Aynı zamanda babasının fiziksel özellikleri ile oğlunu ezen bir baba olmasından kaynaklanır. Mesela, anlatıcı mektubun bir bölümünden babasının bedeni hakkında söyle der: “Sık sık bir kabinde birlikte soyunduğumuzu hatırlıyorum sözgelimi. Ben sıska güçsüz ince; sen güçlü, iri, geniş. Kendimi acınılası bir halde görürdüm, üstelik yalnızca senin önünde değil, tüm dünya önünde, çünkü sen benim için her şeyin ölçütüydün.” (2013: 21). Anlatıcı bu korkudan kaçmak için farklı yollar denemiştir. Evlilik… Aslında bu kaçma girişiminin bir sonucudur. Onun gözünde evlilik babayla eşit haklara sahip olma, bağımsızlaşmadır. Kardeşi Elli’nin evliliği sonucunda babasıyla olan savaşı kazandığını ve özgür olduğunu düşünür. Örneğin anlatıcı söyle demiştir; “Gerçekte evlilik girişimleri, senden kaçmak için en görkemli ve umut verici çabaya dönüştü, ne ki ardından gelen başarısızlık da aynı ölçüde görkemli oldu.” (2013: 55). Kafka’nın annesi Julie Kafka oğluyla ilgili olarak şunları yazmıştır: “O belki de evlilik için yaratılmamış, çünkü bütün arzusu yazmak, bu, onun için hayattaki en önemli şey.” (Heller, 1967: 612). Aslında yazmak da bu kaçışın bir sonucudur. Çünkü ona göre yazmak özgür olmaktır. Mektubun son bölümlerinde söyle demiştir anlatıcı: “Yazıda ve onunla bağlantılı konularda küçük bağımsızlaşma girişimlerinde bulunduğuma, çok küçük ölçekli başarılar getiren kaçış girişimlerinde bulunduğuma daha önceden değindim.” (2013: 64).
            Sonuç olarak anlatıcı mektubunda babasından duyduğu korkunun üzerindeki etkilerini anlatmış ve bu korkudan kurtulmak için çözümün evlilik ve yazmak olduğunu düşünmüştür.
           
                                                                    KAYNAKÇA
Heller, Erich. Franz Kafka. Frankfurt: am Main, 1967.

Kafka, Franz. Babaya Mektup. İstanbul: Can Yayınları, 2013.

Mustafa Enes Şahin

TASMALI GÜVERCİN’DE İLETİŞİMSİZLİLİK SORUNU

TASMALI GÜVERCİN’DE İLETİŞİMSİZLİLİK SORUNU
            İletişim çağının en büyük sorunudur iletişimsizlik. Birbirini anlamayan, görmezden gelen, ötekileştiren, kendini ifade edemeyen insanlarla çevrilmiştir etrafımız. Aynı evde yaşayıp birbirlerini çok az gören aile üyeleri, aynı apartmanda yaşayıp birbirini tanımayan komşular, kültürel farklılıkları yüzünden ötekileştirilen insanlar, yeni ve eski nesil arasındaki iletişimsizlik… Günümüz öykücülerinden Cemil Kavukçu Tasmalı Güvercin adlı öykü kitabında bu sorunları okuyucuya hissettirmiştir.
            Kitabın ilk öyküsü olan Teferiç adlı öyküde Boşnak bir öğrenciyle öğretmeni arasında yaşanan iletişimsizlik tasvir edilmiştir. Öğrenci anlatmak istediği olayı kendi dilindeki kavramlarla anlatmaya çalışmış ve bunu anlamayan öğretmen bu duruma kızmıştır. Bunun üzerine öğrenci kendisini ifade edememiş ve ağlamaya başlamıştır. Öğretmen; “Şu göçmen çocukları da ne kadar güvensiz, ne kadar alıngan oluyordu.” (Kavukçu 19) diye düşünmüştür. Burada görüldüğü gibi öğretmen Boşnak öğrenciyi ötekileştirmiş, onu anlamaya çalışmamış, kültürel farklıklardan dolayı iletişim kuramamıştır. Nitekim günümüzde ortaya çıkan buna benzer sorunlar insanların birbirini anlamaya çalışmamasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca Kavukçu komşular ve aile arasındaki iletişimsizlik sorununa Hangi Kedi adlı öyküsünde değinmiştir. Aynı binada yaşayan ama hangi dairede oturduğunu bile bilmeyen komşulardan bahsetmiştir. “Karşılaştığımızda selamlaşmadığımız, birbirimize günaydın, iyi günler, iyi akşamlar dilemediğimiz, adını Soğuk Nevale taktığım kadın park yerindeki otomobilin başında dikilmiş bana bakıyordu” (Kavukçu 33). Günümüzde bu derece iletişimsizlik sorunu olan, birbirlerini görmezden gelen insanları görmekteyiz. Ayrıca Kavukçu aynı öyküde aile içinde yaşanan iletişimsizlik sorununu Soğuk Nevale ve kızı üzerinden okuyucuya aktarmıştır. “ Seslenmiyordu, kızmıyordu, bir rüya âlemindeymişçesine boş boş bakıyordu kızına. Aralarında anne kız değil de, bakıcı çocuk ilişkisi var gibiydi.” (Kavukçu 34). Anlatıcı, yeni nesil ve eski nesil arasındaki iletişimsizliği de Madalyon adlı öyküsünde ele almıştır. Öyküde, çocukluk hayalini gerçekleştirmek isteyen Naci arkadaşı Bahtiyar ile birlikte sabah namazını kılmak için tarihi bir camiye gider. Daha önce hiç camiye gitmemişlerdir ve bu yüzden çok heyecanlıdırlar. Fakat dış görünüşlerindeki farklılık camiye namaz kıldırmaya gelen yaşlı adamı korkutmuştur. “Korkmakta haklıydı, çünkü kot pantolonlu, uzun saçlı bu kişiler onun her zaman ki bildiği cemaatten değildi” (Kavukçu 42). Burada da iletişimsizlik yüzünden toplumda ortaya çıkan, insanları dış görünüşleriyle değerlendirilmesinden kaynaklanan sorun anlatılmıştır. Hocanın korkmasını anlayan Naci; “Ama ona bunun çocukluğundan kalma bir özlem olduğunu nasıl anlatabilirdi ki.” (Kavukçu 42) diye düşünmüştür. Yazar burada eski ve yeni nesil arasında ki iletişimsizliğe vurgu yapmıştır.
            Bahsedilen olaylarda karakterler birbirleriyle sağlıklı iletişim kuramamışlardır. Nitekim günümüzde bu durumlarla sıkça karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Kavukçu etkileyici üslubuyla bu sorunları satır aralarında bıraktığı izlerle, hikâyelerin bütünlüğünü bozmadan okuyucuya başarılı bir şekilde aktarmıştır.

                                                                           KAYNAKÇA
Kavukçu, Cemil. Tasmalı Güvercin. İstanbul: Can Yayınları, 2014


Mustafa Enes Şahin

ATTİLA İLHAN’IN ŞİİRLERİNDE AŞK

ATTİLA İLHAN’IN ŞİİRLERİNDE AŞK
            İnsanın kendini ifade etme biçimi, benliğini bulma çabasıdır aşk. Sevmek ya da âşık olmak canlılar dünyasında sadece insana özgü olan bir duygudur. Attila İlhan’ın şiirlerine baktığımızda da aşkın onun hayatında büyük bir önem taşıdığını görürüz. Şiirlerinde gerçek aşkların yanında hayali ve imkânsız aşklarda yer alır. Yaşadığı bu imkânsız aşkların sebebi hayatta yaşadığı zorluklardan, maddi imkânsızlıklardan ya da sınıfsal farklılıklardan kaynaklanmaktadır. O zaten gerçek aşkın imkânsız olduğuna inandığını söyler; “Eğer bir aşk normal sürecini yaşar ve gelişirse aşklıktan çıkar” (Eliuz 2).
            Attila İlhan “Sen Beyaz Bir Kadınsın” şiirinde yaşadığı imkânsız aşkı şu dizelerde anlatmıştır:
                        “sen beyaz bir kadınsın
                        uzaktaki
                        gözlerin aklımdan çıkmıyor
                        sen beyaz bir kadınsın karanlıkları dinleyen
                        uzaktaki
                        sarmaşıkları duyuyor musun rüzgârda
                        yorgun başını üşümüş yastığına koyuyor musun
                        uyuyor musun” (İlhan 86).
Şair, sevgilisini kendisinden çok uzakta görmüş ve onu erişilmez biri olarak tasvir etmiştir. Birbirlerine kavuşma olanaklarının olmadığını anlatmaya çalışmış, aklına gelen ama cevabını bilmediği soruları sormuştur. İlhan, yaşadığı yalnızlıktan kurtulmak için bazı şiirlerinde de hayalinde canlandırdığı kadınlara duyduğu aşkını anlatmıştır. Böyle zamanları “insan rastgele bir kadın hayalinden hareket ederek zehrini alacak bir sevgili gereksinir” (İlhan 150) şeklinde açıklamıştır. “Belma Sebil” adlı şiir de bu durumu anlatır:
seni ben kallavi sokağı'nda gördüm 
sen beni görmedin görmedin 
kapıları çaldım adını sordum 
söylemediler öğrenemedim 
seni ben kallavi sokağı'nda gördüm 
bir daha görmedim bilmedim 
belma sebil adını yakıştırdım 
aklıma geldikçe her sefer 
gözlerinin mavisini bitirdim 
saçlarının siyahına başladım” (İlhan 87).
Şair, burada hayâlı bir aşkın yanı sıra sevdiği kızın ismini öğrenememesi, bir daha görememesi ile de yaşadığı aşkın imkânsızlığını da anlatır. Ayrıca, hayalindeki sevdiği kızı ulaşılamaz biri olarak tasvir etmiş ve ona “belma sebil” adını koymuştur.  “Ben sana mecburum” adlı şiirinde de aşkının ne kadar büyük olduğunu, sevdiği kızdan ayrılmasının imkânsız olduğunu anlatır:
ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum 
büyüdükçe büyüyor gözlerin 
ben sana mecburum bilemezsin 
içimi seninle ısıtıyorum” (İlhan 91).
Bu dizelerde şair tasavvufta kastedilen aşkı, gerçek hayattakiyle özdeşleştirmiştir. Tasavvufta yaratıcıya karşı olan mecburiyet, şair tarafından sevdiği kıza karşı olarak kullanılmıştır. Sevdiği kızın ismini aklına kazıdığını ve onu unutmasının mümkün olmadığını anlatır. Ona tekrar kavuşma umuduyla içini ısıttığından bahseder. Bu şiir de şair aşkı büyük, vazgeçilmez bir tutku olarak tasvir etmiştir.
            Sonuç olarak Attila İlhan şiirlerinde gerçek ve hayâlı olmak üzere iki türlü aşka yer vermiştir. Kimi zaman yaşadığı kimi zaman da hayalinde canlandırdığı kadınlara duyduğu aşkı anlatmıştır. Bu aşkların beklendiği gibi mutluğa değil hüzünle, yalnızlıkla ve hayal kırıklığıyla sonuçlandığını anlatır.

KAYNAKÇA
Eliuz, Ülkü. “Attila İlhan’ın Şiirlerinde Postmodernist Söylemin İki Yüzü”. Sosyal Bilimler Dergisi 1. 1-29
İlhan, Attila. Ben Sana Mecburum. Türkiye İş Bankası Yayınları, 2013.

Mustafa Enes Şahin


7 Ocak 2014 Salı

Akile Hanım Sokağı

Mustafa Enes Şahin

                       
AKİLE HANIM SOKAĞI ROMAN İNCELEMESİ
            Milli edebiyat akımının ünlü kadın romancısı olan Halide Edip Adıvar edebiyatın birçok türünde eser vermesine karşın romancı olarak tanınmıştır. İşgal yıllarında Milli Mücadele içerisinde aktif bir rol üslenmiş, halkın ülkenin işgaline karşı direnmesi için çeşitli yerlerde konuşmalar yapmıştır. Sanatçıya yaptıklarından dolayı İstiklal Madalyası verilmiştir.
            Halide Edip Adıvar’ın “Akile Hanım Sokağı” adlı romanı 1958 yılında yayımlanmıştır. Eser üç bölümden oluşmaktadır: Akile Hanım Sokağı, Sallan ve Yuvarlan, Cıbıl Kız – Strip-Tease. Bu üç bölümü birbirinden bağımsız olarak incelenebilir. Birinci bölümde Akile Hanım Sokağı kısaca tanıtılır. Sokak Laleli civarında, üstünde tarihi ve gösterişli konakları ayrıca arka taraflarında harabe evleri barındıran bir sokaktır. Sokağın tanıtımından sonra Ankara’da yaşayan Nermin ve Tarık çiftinin hayatından bahsedilir. Evliliklerinin, ilişkilerinin başlangıcı ve yeni ortaya çıkan Nermin’in kafasındaki Tarık ile ilgili olan aldatma kuskusu okuyucuya aktarılır. Tarık’ın yurtdışına gitmesinden dolayı Nermin İstanbul da ki teyzesinin yanına gidişi, Akile Hanım ile kurdukları arkadaşlık ve Akile Hanım’ın hayat hikâyesi bu bölümde anlatılır. İkinci bölüm birinci bölümün devamı niteliğindedir. Nermin’in teyzesi Ayşe Hanım ve kocası Samim Bey’in evlilikleri ve açığa çıkan acı gerçekler bu bölümün konusunu oluşturur. Samim Bey’in geçmişte evin hizmetçisi olan Güzide ile yaşadığı gayri meşru ilişki ve bu ilişkiden doğan tıp öğrencisi Gülbeyaz’ın açıklı hayat hikâyesi anlatılır. Ayşe Hanım, Samim Bey’in Gülbeyaz’la ilgilenmesinin sebebini yanlış anlamış ve gerçeği öğrendikten sonra evlilikleri zor bir sınavdan geçmiştir. Samim Bey ile Ayşe Hanım Güzide’yi evlatlık olarak kabul etmişlerdir ve kızın annesi Güzide ise intihar etmiştir. Üçüncü bölümde aynı sokakta yaşayan, yüksek Mimar-Mühendis Sadi Arslan’ın hayatını anlatır. Sadi eğlence mekânlarında yeni yaygınlaşan “cıbıl kız” numarasını izlemeye gideceği günlerde bir konakta hizmetçi olarak çalışan lakabı “cıbıl kız” olan Ayşe’nin varlığından haberdar olur. Daha sonra Ayşe Sadi’nin yaşadığı eve hizmetçi olarak gider ve Sadi’ye âşık olur ama ona karşı edepli, terbiyeli bir kız gibi gözükmeye çalışır. Evlenmeyi düşünmeyen Sadi bir gün toplantıda boşanmak üzere olan Serin Esen adlı bir kadınla tanışır. Sadi ve Serin evlendiklerinde Ayşe bunu kabullenmez ve evin çatısından çıplak bir şekilde atlar ve hastaneye kaldırılır. Bu olay gazetelere çıkar ve roman bu gazete metinleriyle sona erer.
            Roman da olaylar birbirini takip etmektedir, bu yüzden öyküleyici anlatım tekniği kullanılmıştır. Yazar romanda açık bir dil kullanmıştır. Günümüz Türkçesinde kullanılmayan bazı sözcüklerde yer almaktadır; insiyaklarını-içgüdülerini (111), sarahat-açıklık (95), mudillesinin-sağlamlığının (75).Romanda kadın karakterleri daha güçlüdür. Örneğin; Akile Hanım karakteri eğitimsiz biri olmasına rağmen sokaktaki herkesin saygınlığını kazanmıştır. Evlilik hayatında dominant bir karakter olmuş kocasının başka bir kadınla birlikte olduğunu bildiği halde soğukkanlılığını korumuştur. Evliğini bu olaya rağmen sürdürmüş ve evliliğin bir kez yapılacak bir şey olduğunu belirtmiştir. Yazar o dönemde artan boşanma olaylarını onaylamadığını okura aktarmıştır. Ayrıca yazar eserinde toplumdaki modernleşme algısının batılılaşma aracılığıyla olacağı ironisini başarıyla işlemiştir. Emirgan’daki bir kahvede caz havalarının çalınması ve kahvede oturan bir ihtiyarın düşünceleri “Bu latif Boğaziçi’nde bir sürü küffar çırağı zıpır bozuntusunun çaldığı havalar hiç, ama hiç uymuyor. Ne çare ki şimdikiler hep oyun havaları isterler. O halde köçek, çiftetelli çalsınlar! Hayır, onlar da olmaz. Buraya göbek atma, boyun kırma, omuz titretme yaraşmaz. Köçek havaları Rumeli hovardalarını, çiftetelliler kavm-i Arab’ın ebedi olan şehevi insiyaklarını ifade eder. Buraya ancak Itri’lerin, Suyolcuzade’lerin ifade ettiği aşk yaraşır. Aman ya Rabbi, ne kadar köklerimiz kopmuş, maziden ayrılmışız. İbret! Tuh. Allah cezalarını versin! Sanki koyunlardan birer kahpe… Sanki… Sanki… (Bundan sonraki sankiler yazılmaz. Bırakın bütün o sankilerin sonu ihtiyarın örümcekli kafasında kalsın.)” (Adıvar 111) örnek gösterilebilir.
            Sonuç olarak yazar Türkiye’nin 50’li yıllardaki atmosferini ve kadının karakterleri üzerinden kadının toplumdaki gelişen yerini anlatmıştır.

KAYNAKÇA
Adıvar, Halide Edip. Akile Hanım Sokağı. İstanbul: Can Yayınları, 2013.







BİR DELİNİN ANI DEFTERİ

Mustafa Enes Şahin

                                                          
BİR DELİNİN ANI DEFTERİ’NDE SOSYAL EŞİTSİZLİK OLGUSUNUN İNCELENMESİ
            Nikolay Vasilyeviç Gogol Bir Delinin Anı Defteri adlı hikâyesini 1835 yılında yazmıştır. Hikâye, düşük seviyede bir memur olan, orta yaşlarında ki Aksentiy İvanoviç’in yavaş yavaş aklını kaybetmesi anlatır.
            Nikolay Vasilyeviç devlet dairesinde çalışan, angarya işleri yapan bir memurdu. Yöneticisinin kalemleri açmak gibi basit işleri vardı. Kendisini yöneticisiyle karşılaştırır ve onun ne kadar bilgili, zeki ve soylu bir insan olduğunu düşünürdü. Odasına kalemlerini açmak için girdiğinde kütüphanesinde duran kitapları incelerken “ bizim aklımızın ermeyeceği bilimlerle ilgili hepside” (sy 184) demiş ve yöneticisini “Hamuru, mayası her şeyi bizden farklı.” (sy 184) diyerek tanımlamıştır. Nikolay burada bir aşağılık duygusuna kapılmış ve yöneticisinin insanca kendinden yüksek biri olarak görmüştür. Nilolay yöneticinin kızına âşıktır fakat sonradan kızın bir hassa subayı ile evleneceğini duymuştur. Bu olaydan sonra Nikolay toplumdaki eşitsizlikleri hassa subayı üzerinden sorgulamaya başlar. Kendisi ile onun arasında hiçbir farkın olmadığını “Hassa subayı olmakla insanın alnının ortasına üçüncü bir göz mü ekleniyor? Burnu dersen, bizimki gibi, altından gümüşten değil; o da kokluyor, yemek yemiyor ve o da aksırıyor, öksürüyor burnuyla.” diyerek sorgulamıştır. Nikolay dış görünüşün değiştirilmesiyle, yani kıyafetlerin, insanların arasındaki farklılıkların, eşitsizliklerin ortadan kalkacağını düşünmüştür. Hassa subayının giydiği gibi bir üniforma giymesiyle kızın kendisine âşık olacağını ve böylece yönetici kızını kendisine verecektir. Bu sosyal eşitsizlik Nikolay Vasiyeviç’te bir kaçış sendromuna yol açmıştır. Kendini İspanya Kralı olarak görmüş ve bu sayede kendini çevresinden üstün görerek aşağılık duygusunu yenmiştir. Aslında Nikolay’ın bu hayali gerçekliği de sosyal eşitsizliğin izlerini taşır. Kendisini kral olarak görmesiyle etrafındakilere karşı davranışları değişmiş, önceleri büyük saygı duyduğu yöneticisini artık kendinden aşağı bir konuma koymuştur. Burada yazar sosyal eşitsizliğin bir çıkmaz olduğunu göstermeye çalışmıştır çünkü eline güç geçtikten sonra Nikolay değişime uğramıştır. Önceleri herkesi aynı olduğunu savunurken, sonrasında kendisini çevresinden farklı bir sınıfta olduğunu düşünmüştür.

            Gogol, bu hikâyesinde toplumdaki eşitsizlikleri sorgulamıştır. Bu eşitsizliklerin insanların dış görünüşleriyle alakalı olmadığını, bilginin bir güç olduğunu ve bunun toplumdaki bu eşitsizliklere yol açtığını anlatmak istemiştir. Yazar ayrıca toplumdaki alt tabakadan bir kişinin üst tabakadan bir kişiyle evlenmesini sosyal eşitsizlik konusun en üç noktası olarak göstermiştir.

KAYNAKÇA
            Gogol, Nicolay Vasilyevic.Bir Delinin Anı Defteri. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2013.









Montaigne

Mustafa Enes Şahin


MONTAIGNE DENEME KİTABI İNCELEMESİ
            Stefan Zweig kaleme aldığı çok sayıda deneme, öykünün yanı sıra yaşamöyküleriyle de ünlüdür. Yazar yazılarında tarihsel karakterler hakkındaki yorumlarına, psikolojik çözümlemelere yer vermiştir. Avrupa’da yaşanan siyasal olaylara çok üzülen yazar 1942 de intihar etmiştir. Yazar Montaigne hakkındaki denemesini ölümünden yaklaşık bir yıl önce yazmıştır.
            Yazar kitabı kaleme alırken kendini Montaigne’in yerine koymuş ve denemelerini onun gözünden yorumlamaya çalışmıştır. Bunu yaparken aradaki dört yüz yıllık zaman farkının verdiği zorluklardan kitabında şu şekilde bahsetmiştir; “Onun Denemeler’ini, içinde bize kendini bırakmış olduğu bu tek kitabı ilk defa yirmi yaşımdayken elime aldığımda, açıkça söylemem gerekirse, onu ne yapacağımı pek bilememiştim… Montaigne’in Fransızcasını bile epey eskimiş ve acemice buluyorum; üstelik kullandığı dil, tıka basa Latince alıntılarla doluydu. Montaigne’in yumuşak ve dengeli bilgeliği ile de ilişki kuramıyordum.” (Zweig-18). Yazar kitapta Montaigne’in kendi özgürlüğüne verdiği önem ile ilgilendiğini vurgulamıştır; “ Beni ise bugün Montaigne’in yalnızca tek bir yanı ilgilendiriyor: Bu düşünürün bugün yaşadığımıza çok benzeyen bir zamanda iç dünyasında nasıl özgür kaldığı ve bizim de onu okuyarak örnek alarak kendimizi nasıl güçlendirebileceğimiz. Ben, Montaigne’i, dünyadaki her homme libre’in, yani her özgür insanın ilk atası, koruyucusu ve dostu, bu yeni, ama yeniliğine rağmen sonrasız bilim dalının, kendini her şey ve herkes karşısında ayakta tutabilme biliminin en iyi öğreticisi sayıyorum.” (Zweig-26).
            Yazar, kitaba Montaigne’in hayat hikâyesini küçük bir çocukken nasıl yetiştirildiğini anlatarak başlar. Ailesi onu bir soylu gibi yetiştirmeye çalışmıştır. Michel de Montaigne, henüz küçük bir çocukken evinden yani ünlü Montaigne Şatosu’ndan uzaklaştırılır ve köyde yaşayan fakir bir oduncu ailesinin yanına verilir, böylece Michel’in eğitimin ilk aşaması başlar. Babası oğlunun bu yolla sade bir hayata alışmasını ve aza yetinmeyi öğrenmesini ister. Üç yıl sonra Michel tekrar şatoya getirilir ve bundan sonra eğitiminin ikinci aşaması başlar. Michel şatoya getirilen özel hocalardan Latince dersi alır ve altı yaşında Latinceyi anadilinden daha iyi öğrenir. İlerleyen yıllarda Montaigne hayatını şatoda rahatça yaşayarak sürdürmüş, hiçbir işle ilgilenmemiştir fakat babasının ölümü onun hayatının dönüm noktası olmuştur. Babasının ölümüyle birlikte bütün işler Montaigne’e kalmıştır ama o bunları yapmayacak kadar tembeldir. Bu olaydan sonra Montaigne kaderini sorgulamaya karar verir. Şatoda kendisine özel bir oda kurar ve Montaigne on yıl sürecek olan inziva hayatına başlar. Yani asıl Montaigne burada olur. Otuz sekiz yaşında dünyadan elini eteğini çekmiştir. Artık kendinden başka kimseyle ilgilenmek istememektedir. Daraldığı zamanlarda kendisini motive etmesi için kitaplığın duvarına şu sözü yazar; “Hz. İsa’nın doğumunun 1571. yılında, Mart’ın ilk gününün arifesinde sarayda köle gibi çalışmaktan ve resmî görevlerin yükünden çoktandır yorgun düşmüş, ama henüz gücü yerinde olan otuz sekiz yaşındaki Michel de Montaigne, sanatın bakir kucağında dinlenmeye karar vermiştir. Kaderi, atalarının bu sakin yuvasının elinde kalmasına izin verirse büyük bir bölümü geride kalmış bu yaşamın kalan akışını burada, sessizlik ve güven içinde tamamlayacaktır.” (Zweig-57). Montaigne 48 yaşında inziva hayatını bitirir ve uzun bir yolculuğa çıkar. Yolculuktan döndüğünde Montaigne kendini istemediği halde belediye başkanı seçilmiş olarak bulur. Montaigne belediye başkanlığı yaptıktan sonra dostu ve aynı zamanda Fransa kralı olan Naverralı Henri tarafından saraya çağrılır ancak Montaigne artık hiçbir şeyde gözü olmadığı söyler ve bu teklifi geri çevirir. Artık Montaigne için yaşamadığı tek bir deneyim kalmıştır. Ölümü bekleyecektir artık.
KAYNAKÇA
Zweig, Stefan. Montaigne. İstanbul: Can Yayınları, 2013.


            

GÜLEREK ÖLMEK

Mustafa Enes Şahin            

Kitap Adı : Haldun Taner Bütün Hikayeleri – 3
Yayınevi: Bilgi Yayınevi
Baskı Tarihi : Mart 2013 Onuncu Basım
Sayfa Sayısı : 184


                
GÜLEREK ÖLMEK (HALDUN TANER) ÖYKÜ İNCELEMESİ

            Cumhuriyet dönemi edebiyatımızın önemli yazarlarından biri olan Haldun Taner modern hikâye tarzının temsilcilerindendir, özellikle tiyatro eserleri ve öyküleriyle tanınmıştır. Yazar öykülerinde “insan ve insani değerler, doğa, yaşam, zaman, psikolojik durumlar, insanların seçme yetisi, seçicilik özelliği, fetişizm, anormallik” (Yalçın, 1995: 92-200) gibi konuları işlemiştir. Haldun Taner öykülerini dönemsel akımlardan ve yazınsal gruplardan etkilenmeden bağımsız olarak yazmaya çalışmıştır. Yoğun olarak öykülerini yayımladığı dönem olan 1950’ler ülkemizde Varoluşçu-Gerçeküstü anlayışa sahip öykülerin hâkim olduğu bir zaman dilimidir ve o dönemde diğer bir akım da sosyal gerçekçiliktir. Haldun Taner ise  “herkesin anlayabileceği halkçı bir üslup” (Tosun, 2011: 11) benimsemiştir.
            Haldun Taner, “Gülerek Ölmek” adlı öyküsünde Ankara’da bir şirkete başmühendis olan ayrıca yüzmeyi iyi bilen, havalı bir kişiliğe sahip olan Sekban Bey’i ve Akçakoca’ya yapacağı üç günlük tatilini, oradaki insan tiplemelerini, ölüm korkusunu Sekban karakteri üzerinden anlatmış ve insanın zayıf yanlarını ortaya koymuştur. Öykünün ana karakteri olan Sekban Bey planlı, programlı bir insandır. Yazar burada Sekban Bey arayıcılığıyla diğer öykülerinde olduğu gibi ( Onikiye Bir Var – Haldun Taner ) zaman kavramı üzerinde durmuştur. Öykünün geçtiği yer Akçakoca’da bir oteldir. Otelde bulunan kişiler yüksek mevkilerde bulunan, zengin kimselerdir. Bu kişiler okuyucuya batı özentisi, kendi toplumunu beğenmeyen kişiler olarak yansıtılmıştır. Yazar öyküsünde çeşitli çatışmalara da yer vermiştir. Sekban Bey’in denizin dalgalı olduğu bir zamanda yüzmek istemesine otelde kalan müşterilerin karşı çıkması ve Sekban Bey’i korkutmaya çalışmaları birey toplum çatışmasına ve Sekban Bey’in dalgalarla boğuşması insan-doğa çatışmasına örnek gösterilebilir.
Öyküde olaylar 3. tekil şahıs yani tanrısal bakış açısıyla anlatılmıştır. Yazar öyküde diğer öykülerinde de olduğu gibi sade bir dil kullanmıştır (Tosun, 2011: 11), ayrıca Sekban Bey karakterinin üzerinden birçok betimlemeye yer vermiştir. Bu betimlemeler arayıcıcıyla yazar Akçakoca halkının yaşam biçimi hakkında bilgi edinmemizi sağlamıştır. “Hava somurtuktu. Gökyüzü raporu da ilerisi için pek iyimser görünmüyor.   Çoğunluğu kurşuni ama birkaçı da bayağı yüklü siyah bulutlar, bir yere geç kalmışlar gibi telaşlı telaşlı güneye doğru uçuşuyorlar. ” (s.158) öykünün bu bölümünde yazar kişileştirme sanatını kullanmıştır. Öyküdeki olaylar birbirini takip etmektedir, dolayısı ile öyküde öyküleyici anlatımda kullanılmıştır. Örneğin “ Sekban ilerledi. Soldan önüne bir deniz topu yuvarlandı. Sekban, sol ayağını topun üstünden aşırıp kalan sağ ayağının içi ile topa dokundu” (s. 161) . “  “Dün hava güzeldi. Ama yine denize giremedim” dedi siyah süveterli, siyah pantolonlu Ankaralı hanım. “ Mandalar banyo yapıyorlardı plajda. Bir koku bir koku” ” cümlesiyle yazar istiare sanatını kullanmıştır. Öyküde dikkat çeken önemli noktalardan biri de yazarın çeşitli alıntılar yapmasıdır. “Hep aynı fikre bağlılığı taassup haline getirmedim. Ben gerçek arayıcısıyım. Bir konu üzerinde, o an ne düşündümse, onu söylemeliyim. Aynı konuda daha önce ne söylemiş olduğumu hiç hesaba katmadan (Gandhi - Hayat Yolundaki Tecrübelerimin Hikâyesi) ” (s. 169 ), “ “Faraziyenizi çok yanlış önyargılara oturtuyorsunuz Sayın Miss Websters” diyordu. “Sakin bir deniz, sadece şairane bir imgedir. Aslında deniz durmadan huzursuzluk içindedir. Her an bir fırtına patlayabilir. Hem de en umulmadık zamanda” (Agatha Christie - Hercules Poirot’un Tatili ” (s.170 ) Bu alıntılar ile Sekban Bey karakterinin başına gelecekler okuyucuya hissettirilmiştir.
Sonuç olarak Haldun Taner Sekban Bey karakteri üzerinden çeşitli insan tiplerini incelemiş, çatışmalara yer vermiş, söz sanatlarını kullanmış ve açık bir dil kullanmıştır.

KAYNAKÇA

Yalçın, Sıddıka Dilek Haldun Taner'in Hikayeleri ve Hikayeciliği, (1995) Ankara: Bilgi Yayınevi
Tosun, N. (2011). “Bir Hayat Projesi Olarak Mutluluk”, Türk Edebiyatı, (451): 10-13.
Taner, Haldun (2013) Bütün Hikayeleri – 3 ; Bilgi Yayınevi








Behçet necatigil

Mustafa Enes Şahin

BEHÇET NECATİGİL’İN ŞİİRLERİNDE ÖLÜM VE MUTSUZLUK TEMASININ                 İNCELENMESİ
            Behçet Necatigil, Cumhuriyet dönemini edebiyatının en ehemmiyetli şairlerinden biridir. Necatigil, kullandığı karakterler, seçtiği konular bakımından döneminde ki şairlerden ayrı tutulmuştur. Şiirlerinde işlediği konulardan bazıları ölüm ve mutsuzluktur.
            Ölüm, Necatigil’in şiirlerinde en çok işlediği konulardandır. Küçük yaşta annesini kaybetmesi yüzünden duyduğu hüzün de onu ölüm konusunda yoğunlaşmasına neden olmuştur. Yaşamın zorluklarından usanan şair, ölümü bir kurtuluş olarak görmüştür. “Bir Ölümden Kalanlar ” adlı şiirinin dizelerinde:
“Tanrının sevgili kuluymuş 
 Muhtaç olmadan öldü. 
Ama gözleri yine kapıdaydı
 Belliydi birini beklediği. 
Son sözü bir kadın ismi oldu
 Hiç duymadığım. 
 Lakin anlaşılamadı gitti
Söylemek istediği.” (15-22)
ölümü bu şekilde dile getirmiştir. Şair “Muhtaç olmadan öldü” (16) dizesinde ölümü insanın hayatta yaşadığı zorluklardan kurtaran bir kurtuluş vesilesi olarak görmüştür. Necatigil, “Ölüme Yol” adlı başka bir şiirinde de ölümü şöyle anlatmıştır:
Dağların ardından ölüm doludizgin gelir
 Terkisinde biri vardır.
Ama yollar insanlarla kaynaşır
Ama dünya telaşında hepsi
Ama ölümün işi hepsinden aceledir
 Ama yollar tutulmuş, geçilecek gibi değil--
Bir anda her şey bir yana itilir,
 Önce ölüm! Ölüme yol!” (1-8).
Şair burada ölümü doludizgin gelen bir atlıya, bir yolcuya benzeterek istiare yapmıştır. Ölümün çok hızlı geldiğini ve insanların dünya telaşından dolayı bunu anlayamadıklarını anlatmaya çalışmıştır. Necatigil, “Söyleriz” adlı kitabında başlık koymadığı bir başka şiirinde:
Ben gidince bir renk uçar
Albümlerinizden
Kendince bir ses erir havada
 Bir eksik kalır fotoğraflarda
Ama gene olurum aranızda
 Sizinle kendimi sayarak
Bende varım hala boşlukta
Bir dayanak aramalarınızda” (1-8)
kendi ölümünden sonra yakınlarına seslenmiştir.
            Necatigil’in şiirlerinde sıkça görülen diğer bir konu mutsuzluk, hüzündür. Necatigil, şiirlerinde yitirdiği güzelliklerden, yapamadığı şeylerden duyduğu hüznü anlatır. Yaşamını boşuna harcadığını düşünerek üzülür. “Ekmek Kırıntıları” adlı şiirinde çocukluğuna duyduğu özlemi, onu kaybetmesinden kaynaklanan üzüntüyü anlatmıştır:
“ “Çocukluğum, çocukluğum,
 Ah o cennet ülke
 Bir daha ele geçse!”
 Dediklerini duydum.
Kaybedilmiş ki
Hatıralar sağ olsun!
 Işıkları yandıkça
Yeri belli çocukluğun.
Ya canından bezmiş kaçıp
 Sığınmışsanız bir ormana,
 Acaba o zaman da
 Çocukluğu arar mısınız?
 Benim de arkamda
 Renkli taşlar olsaydı
 Çocukluğuma giden yolu
Bulmam kolay olurdu.” (1-16).  
“ Işığı Kesen Duvarlar” adlı şiirinde de hüzün başköşeye oturmuştur:
Birden inen bir bulutla karardı yüzün
 Böyledir
 Biraz gülecek ol­san vay sen misin gülen
 Hemen yetişir hüzün.
Bu bizdeki akıl mı ışık vurmuş hazır
 Hazır biraz aydınlanacak oda / Perdeleri kapatır
 Kalırız karanlıkta.
 Çünkü hüzün eski dost baş tacı
Onunla yuğrulmuş mayamız
 Gelsin
 Biz onsuz olamayız.” (1-12) .
            Necatigil, şiirlerinde ölüm ve mutsuzluk temalarını başarılı bir şekilde işlemiştir. Bazı eleştirmenler bu yüzden Necatigil’e “Hüznün Şairi” demiştir.

KAYNAKÇA
Necatigil, Behçet. Söyleriz. İstanbul: Cem Yayınları, 1980
Necatigil, Behçet. Sevgilerle: Kendi Seçtiği Şiirleri. İstanbul: Can Yayınları, 2013